Kral İdony'nin Anlatımıyla
Güneşin doğuşuna yakın sarayın bahçesinde sessizce yürüyordum. Hayat benim için hiç kolay değildi ama hiç de pes etmemiştim.
Düşüncelerimin arasındayken aklıma gelen şeyle bir "of" çektim. "Nasıl unuturum!"
Elimi kalbimin üzerine koyarak özel hayvanımı sarayın bahçesine ışınladım. Acıkmış ve bana sinirle bakan Kran adındaki kurtumdan özür dileyerek başını okşadım.
Daha yeni yeni sakinleşen Kran'a özel hazırlattığım etlerden yedirmeye başladım. Hayvanımı hem besliyor hem de seviyordum. Yanımda duyduğum öksürük sesiyle arkama döndüm.
Karşımda Efsin gülümseyerek bana selam verdi. Başımla selamını aldım. Bana yaklaştı.
"Özel hayvanınız mı?" dedi.
Ben de ayağa kalkarak yanına yürüdüm ve özel hayvanıma doğru döndüm. "Adı Kran, çok güçlü bir kurt. İstersen besleyebilirsin."
Efsin tereddüt etti. "İsterim ama yaklaşmadan besleyeceğim çünkü hayvanın her an üzerime atlayacakmış gibi duruyor."
Kran gayet halinden memnundu. Efsin'in sözlerine karşı gülümsedim. Elimdeki et bir anda havalanınca korkuyla arkama doğru geri adım attım. Efsin, eti hava bükerek hayvanımın önüne koydu.
Elimi kalbimin üzerine koyarak sakinleşmemi bekledim. Korktuğumu anlamasın diye tekrar yanına geldim.
"Sen Asiller Kıtası'nın komutanıydın, değil mi?"
Efsin'in gülen yüzünün yerine sert bir yüz ifadesi yer aldı. Bedenini tamamen bana çevirdi. "Evet, ama artık değilim."
Buruk bir şekilde söylediği sözlerden sonra ben de vücudumu tamamen ona doğru döndürdüm.
"Önemli değilse acaba niye komutanlığı bıraktın?"
Efsin bana cevap vermek yerine yürüyerek gitti. Arkasından yavaş adımlarla yürümeye başladım. Sessizce bana bir şeyler anlatmaya başladı.
"İşimi çok seviyordum çünkü ailemden tek kalan şey o meslekti. Maeve ile tanıştıktan sonra onunla gelmemi çok ısrar etti. Kraliçe Seltemen de benden çabuk vazgeçti. Şu an Maeve'in yanında olmaktan çok mutluyum ama içim hep bir eksikmiş gibi hissediyorum."
Efsin'i çok iyi anlayabiliyordum çünkü benim de ailemden kalan tek şey kral olmamdı. Başımı yere indirmiştim ki Efsin yerinde durarak bana döndü.
"Kral İdony, siz de benim gibisiniz ama gördüğüm en güçlü insansınız. Sizinle tanışıp diyalog kurabileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Gerçekten şu ana kadar söyleyemediğim şeyi şimdi söylemek istiyorum: Sizinle iyi ki tanışmışım, iyi ki varsınız efendim."
Efsin'e hayretle bakarken başıyla beni selamlayarak yere oturdu. Ne yazık ki statü farkından dolayı selamlaşmamız bile aşağılayıcıydı. Omzuna dokunarak onu yerden kaldırdım.
"Efsin, önümde diz çökmene gerek yok. Bu arada bana kral olduğumu sözlerinle hatırlatıp durma. Demek istediğim, sadece İdony diye seslenebilirsin."
Efsin sevimli bir şekilde, "Tamam, kabul ediyorum ama bir şartla: Eğer bir gün bu dediğin sözleri unutursan canımı bağışlayacaksın," dedi.
"Anlaştık," diyerek tokalaştık.
Prenses Maeve'in Anlatımıyla
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım. Beklenmedik bir şekilde vücudumu çok iyi hissediyordum. Acaba bu kadar güçlü olarak uyanmamın sebebi Agora'nın işi miydi? Onunla konuşmak için kalbime ellerimi koydum:
"Merhaba Agora, bu kadar güçlü hissetmemi sana mı borçluyuz?" diye gülümsedim.
"Cehennem Kıtası'na gideceğin için güçlenmen lazımdı. Biraz yardım ettim diyelim," dedi.
"Teşekkür ederim biricik Agoram. Umarım kılıcımı bulurum," dedim.
"Maeve, bulabileceğinden çok eminim ama dikkatli olmalısın. Cehennem Kıtası diğer kıtalara benzemez. Ateş çukurları, zebaniler, ölüler ve ejderhalar gibi birçok korkunç yaratıkla dolu. Başına bir iş gelmesini istemeyiz. Kendine iyi bak Maeve," dedi.
Yerimden kalkarak üzerimi değiştirdim. Havanın güzel olması içimde umut ışığı oluyordu. Balkonuma çıkarak derince nefes aldım. Manzaramı belki uzun zaman sonra görecektim ama bu güzelliğini aklıma kazımaya çalıştım. Korkularım vardı ama onları yenmeliydim.
Düşüncelerimin arasında ağzımdan çıkan küçük melodilerle moralimi düzeltmeye çalışıyordum. Agora'yı oradan çıkardığım zaman ortalık karışacaktı. Ama kimse karşıma çıkacak cesareti bulamayacağından çok emindim. Özel hayvanımdan bu kadar korkuyor olmalılar ki onu hapse atmışlar diye içimden geçirdim.
Ayaklanacak olan herkesin azabından ailemi koruyacaktım. Benim için ve Fontaine için farklı bir şey olacağından dolayı korkuyordum. Agora'yı orada bırakma niyetinde ise hiç değildim. Bu yüzden onu oradan çıkarıp cadılara savaş açacaktım. Ben bunları yaparken geç olmaz diye umuyordum. Yanıma ışınlanarak gelen Ezra'ya baktım. Üzerini giyinmiş ve silahlarını yanına almıştı. Bana gülümsedi.
"Maeve, günaydın. Sana sarayın bahçesinde bir sürprizim var. Beni takip et."
Gülümseyerek aşağıya ışınlandık. Bahçenin ortasındaki görkemli hava uçağını görünce heyecanla çığlık attım. Devasa olan hava uçağı Birleşik Krallık'ın bayrağını taşıyordu. Uçağın etrafında yürüyerek incelemeye başladım. Heyecanımı anlayan Ezra da arkamdan beni takip ediyordu.
Teşekkür etmek için ışık hızında yanına gelip ona sarıldım. Fevri hareketlerimden her seferinde korkan Ezra bu sefer korkmamıştı. Bana karşılık vererek sarıldı.
"Woah, bu harika bir şey Ezra. Teşekkür ederim sevgilim. Gitmeye hazır mısın?" dedim.
Ezra saçlarımı okşadı. "Evet, hazırım. Sen hazır mısın?" dedi.
Ben biraz düşündükten sonra başımı sallayarak onu onayladım. Birbirimizden ayrılarak ona elimi uzattım.
"Hadi gidelim."
Işınlanarak Efsin ve İdony'i bulduk. Onlar da tamamen hazır olduğunda hava uçağına gitmelerini söyledim. Gitmeden önce anne ve babamı görmek istiyordum. Cesaretim olmadığı için de uzaktan da olsa bile son bir kez görmek için konsey üyelerinin kaldığı konağın önüne geldim.
Muhafızlar beni görünce birer birer yere kapanarak selam verdi. Bahçenin her yerinde muhafızların olmasına şaşırmıştım. Karşıya baktığım zaman gördüğüm şeyle yerimde durdum.
Babam ve konsey üyeleri yan yana dizilmiş bir şekilde bana bakıyordu. Korkuyla yanlarına doğru yürümeye devam ettim. Konsey üyeleri ben yaklaştıkça geriye doğru adım attılar.
Önlerinde kalan babamı selamlamak için eğildim ve yere kapandım. Babam da selamımı alınca kalkarak merdivenlerden çıkmaya başladım.
Konsey üyeleri kendi aralarında fısır fısır konuştuklarını duyunca onlara doğru baktım. Göz göze geldiğim tüm konsey üyeleri gözlerini yere çekerek sustu. Bu duruma anlam verememiştim çünkü bana hep ağır konuşan ya da istedikleri gibi davranan konsey üyeleri şu anda neden yüzüme bile bakamıyordu.
Babamın yanına gelince durdum. Muhafızların olduğu bölüme yani bahçeye doğru döndüm.
"Baba, bilmem gereken bir şey mi var?" dedim.
Babam da, "Evet, var. Konsey üyelerinin hepsi Agora'nın senin özel hayvanın olduğunu biliyorlar. Bu durumdan herkes korktuğu için yüzüne bile bakamıyorlar. Muhafızlar ise seni durdurmak için burada," dedi.
Babamın sözlerini sinirle dinliyordum. Babama sertçe döndüm.
"Ne! Sen kendi kızını tutukluyor musun? İnanamıyorum, inanmak istemiyorum. Baba, biraz olsun bana güvenemez misin?"
Babam haykırarak bağırdı.
"Güveniyorum ama o hayvanın olacak olan ejderhaya güvenmiyorum. Fontaine'in sonunu getirmek mi istiyorsun? Buna izin vermeyeceğimi bilmelisin. Asla ve asla iznim olmadan saraydan çıkamazsın!"
Babama hayal kırıklığıyla baktım. Gözümden düşen göz yaşını kenara savurdum.
"Hadi tutukla o zaman beni, bekliyorum!"
Ellerimi ona uzatarak duygusuzca baktım. Babam gözüyle bir muhafızı işaret etti. Yanıma gelen muhafızlara hiç yapmak istemediğim ama mecbur olduğum şeyi yapmak zorunda kaldım.
Işık hızında muhafızları öldürdüm. Babam ve tüm konsey üyeleri bana hayretle bakıyordu.
"Ben Cehennem Kıtası'na gidiyorum. Döndüğüm zaman Agora'yı oradan kurtaracağım. Karşıma hanginiz çıkarsa çıksın gözünüzün yaşına bakmadan öldürürüm. Bunu da böyle bilin."
Elbisem ve saçlarım esen rüzgarla uçuyordu. Soğuk rüzgarlar esen bahçeden çıkmadan önce arkama dönerek onlara baktım. Babam kızgındı, hem de çok kızgındı. Arkamdan bana bağırdı.
"Maeve, eğer gidersen Birleşik Krallık'a bir daha giremezsin. Agora'yı da öldürürüm. Bunu da sen böyle bil!"
Babamın dediği şeyle durdum. Agora'yı öldürmekle beni tehdit etmişti. Ona tekrar döndüm.
"Elinden geleni ardına koyma. Yapacağımı sen de biliyorsun. Ben senin kızınım, baba, unuttun mu?" dedim.
Muhafızların hepsi hızla yer değiştirdi. Bana ok atmak için tüm okçular öne dizildi. Gülerek baktım.
"Bu kadar korkmayın. Ya en azından korktuğunuzu belli etmeyin!" dedim.
Konsey üyeleri okçulara bana ok atmaları için emir verdi. Hâlâ dimdik baktığım babam; onları durduracak bir şey dememesi sinirimi bozmuştu. Oklar üzerime gelmeye başladı. Asla kaçmadım, sadece bekledim. Bana yaklaşan oklar havada asılı kaldı. Her yerimden yükselen büyük bir aura vardı. İçimdeki güç onları itmeye yetiyordu. O kadar ciddiydim ki havada kalan yüz kadar oku elimin tersiyle yere fırlattım.
"Beni kimse durduramaz, anlayın artık bunu. İstesem attığınız tüm okları size geri gönderirdim ama bu seferlik canınızı bağışlıyorum. Babam bildiğim ve her zaman hayran olduğum kişi; keşke beni destekleseydin. Üzgünüm ki şunu söylemeliyim: Hiçbir şey yapmamaktansa ölmek daha iyidir. Kendine iyi bak baba. Sen beni karşına alsan da ben her zaman senin yanındayım. Arkandaki korkak konsey üyelerinden korkmayı bırakıp beni destekleseydin buradan mutlu ayrılırdım. Ama sen beni değil, onları seçtin. Olsun, ben alışığım yalnız olmaya. Bu arada söylemeliyim ki Agora'yı öldürmeyi göze alabiliyorsan dene, çünkü Agora artık bildiğiniz güçsüz bir ejderha değil. Benden daha güçlü olduğu da kesin. Benden tavsiye: Özel hayvanımın yanına bile yaklaşmayın!"
Sözlerim ağzımdan bağırırcasına çıktığı için tüm konsey binası sözlerimle yankılanmıştı. Arkama dönmeden yürüyerek oradan ayrıldım. Gözyaşlarım birer birer düşerken kalbim acıyordu. Neden her şey benim için zor ya da imkânsız olmak zorundaydı? Ben de herkes gibi kolay bir hayat yaşayamaz mıydım?
Hava uçağı görüş alanıma gelince derin bir nefes aldım. Bana destek çıkan sadece üç kişiye baktım. Kendi aralarında konuşup gülüyorlardı. Sessizce yanlarına doğru yol aldım. Gözlerimi sildim çünkü ağladığımı bilsinler istemiyordum. Uçağın içine girdim ve onlara selam vererek yanlarından geçtim. Hızlıca kaptan odasına geçtim. Arkamdan bana seslenseler de beni yalnız bırakmaları için arkamdaki demir sürgüyü oraya bakmadan sadece düşüncemle kilitledim. Demir sürgü sertçe kapandı. Sandalyeme oturdum. Artık Cehennem Kıtası'na gitmeliydim.
Sarayın bahçesinde açtığım büyük solucan deliğinden geçmeden önce arkamda bana ateş eden muhafızlara baktım. Artık bu durum canımı sıkıyordu. Elimle gördüğüm muhafızların elindeki tüm silahları parçaladım. İlahi güçlerim vücudumda olduğu için çok güçlü hissediyordum. Telekinezi yapabilmeyi hiç beklemiyordum ama bunu yapmayı bayılıyordum.
Parçalanan silahları düşüncemle havaya kaldırdım. Askerler korkarak oradan uzaklaştılar. Solucan deliğinin içine doğru uçağı sürdüm. Birleşik Krallık'a geri döndüğüm zaman benim için pek iyi şeyler olmayacaktı, biliyordum ama yapacağım şeyi sonuna kadar da sürdürmeyi bırakmayacaktım.
Beni karşılarına alan herkesi pişman edecektim. Cehennem Kıtası'na açılan kapıdan girerek geçtim. Ateşten yanardağları olan Cehennem Kıtası'nın korkunç haline hayretle baktım. Şu an içeride olan olayları merak eden Ezra, Efsin ve İdony'in bu manzarayı görünce korkabileceğini düşündüğüm için onların bulunduğu yere doğru yürüdüm.
Uçağı da düşüncemle uçurmaya devam ediyordum. Pencereye yapışıp etrafa baktıklarını görünce öksürerek geldiğimi anlamalarını istedim. Bana dönen Ezra koşarak yanıma geldi. Elimi tuttu:
"Maeve, iyi misin? Birleşik Krallık'ta olanlar da neydi öyle?" dedi.
Ezra'nın endişesini anlıyordum ama tuttuğu elimi geriye alarak koltuğa yürüdüm. Ezra şaşırmıştı çünkü elimi çekip yerime sertçe oturmuştum.
Elimle onları karşıma oturmalarını söyledim. Karşıya oturan herkes bana dikkatle bakıyordu. Onlara Birleşik Krallık'tan çıkarsam bir daha geri dönemeyeceğimi ve beni tutuklamaya çalıştıklarını anlattım. Hayretle dinleyen üçü de aynı tepkiyi vermişti.
"Ne!"
Ben de olanları tam anlamıyla anlatmaya devam ettim. Ezra sinirimin sebebini anlayınca yutkundu ve yanıma gelmek için ayaklandı. Ezra'ya elimle durmasını söyledim. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Sebebi galiba yalnızlığımdan gözümün dönmesiydi.
Beni dinlemeden yanıma gelen Ezra'ya doğru ofladım. Yanıma oturduğunda bana sarıldı. Sinirle itmeye çalıştım:
"Ezra, bunu yapma işte, zaten kimse sevmiyor beni. Bana gerçekten buna inandırma lütfen!"
Ağlamamı hiçe sayarak itmeye çalıştım. Ezra daha sıkı sarılıyordu. En sonunda durup onu itmedim, sadece karşımdaki gördüğüm tüm vazoları düşüncemle birer birer parçaladım. Parçalarken de bağırdığım için ortaya saçılan camlar Efsin ve İdony'i korkutmuştu. Ezra elimi tutarak beni kaldırdı. Ona bırakması için yalvarırcasına baktım.
Yalnız kalmak istiyordum. Belki de onları yanımda tutmak iyi bir fikir değildi. Ben güçlendikçe düşmanlarım onlara zarar verebilirlerdi. Onları Cehennem Kıtası'na getirdiğim için çok pişman olmuştum.
Ezra benim önümde yürüyerek, bir an olsun elimi bırakmadan kaptan odasına girdi. Arkasından girdiğimde kapıyı kapattı. Kapı ve arasında kaldığım için utanmıştım ama ona belli etmemeye çalıştım. Ezra çenemden tutarak yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Gözlerimin içine baktı.
"Maeve, her şeyi tek başına omuzlamak zorunda değilsin. Zorlandığın zaman ya da pes etmek istediğin zaman seni destekleyeceğimi biliyorsun. Aramızdaki aşk ve bağı koparmaya çalışsan bile yanında olacağımı biliyorsun. Bu yüzden bırak beraber atlatalım yaşadığın zorlukları. Senin için gerçekten endişeleniyorum."
Ezra'dan gözlerimi çektim. Sözlerinde sonuna kadar haklıydı. Yaşadığım şeyleri ona yansıtmam da hiç doğru değildi.
"Ezra, ben özür..."
Sözlerimi kesti. Yanağıma öpücük kondurdu ve kulağıma, "Özür dilemene gerek yok. Sadece yanında olmamı izin ver. Seni seviyorum," diye fısıldadı.
Benden uzaklaşarak uçağın koltuklarından birine oturdu. Uçağın uçuş için düğmelerini incelemeye başladı. Bana döndü:
"Maeve, sen bu uçağı nasıl uçuruyorsun? Burada sayısız düğme var!"
Gülerek yanındaki koltuğa oturdum. "Aslına bakarsak, bu düğmelere ihtiyacım yok," dedim.
Korkuyla yüzüme baktı.
"Maeve, sen bu uçağı nasıl uçuruyorsun?" dedi tekrardan.
Kahkaha atınca bana eşlik ederek cevabımı beklemeye başladı. Ben de ona, "Ezra, karşında ilahi güçleri fazlasıyla gelişmiş biri var. Telekinezi ile uçuruyorum," dedim.
Ezra başıyla beni onayladı sonra kaşını çatarak, "Telekinezi de neyin nesi?" dedi.
Ona doğru baktım ve karşıdaki kapıya baktım. Gözümle kapının sürgüsünü kapattım.
"Buna deniyor. Telekinezi, istediğin şeyi sırf düşüncenle bile oynatman ya da şöyle anlatayım: istediğin herhangi bir şeyi; insanda dâhil, iradesi dışında onu yönetmek. Üzerinde denememi ister misin?"
Ezra ellerini göğsünde birleştirerek bana sapıkmışım gibi baktı. Bu yüz ifadesine kahkaha ile eşlik ettim.
"Ezra, sen ne anladın bilmiyorum ama bak şöyle..."
Ezra'nın elini gözümle havaya kaldırdım. İsteği dışında olan şeye korkuyla baktı. Canını acıttığımı düşünerek hemen buna bir son verdim. Ezra'nın yanına korkuyla gittim.
"Canın acımadı değil mi? Ezra, özür dilerim. Galiba istemeyerek canını acıttım. Ben neden bu kadar aptalım ya!"
Elimle kafama bir geçirdim. İkinci geçirmemi durduran Ezra; kolumu çekerek üzerine düşmeme sebep oldu. Öksürük krizim tutunca üzerinden sıçrayarak kalktım. Saçımı karıştırdım. Su içmek için odadan ayrıldım. Kırmızı yanaklarıma dokundum. Hemen oradan uzaklaşarak su içtim.
Su bardağımı tam tezgaha koymuştum ki hava uçağının güçlü bir şekilde sallanmasıyla yere düştüm. Korkuyla kalktım. Ne olduğunu anlamak için koridora çıktım. Salonun ortası kocaman delinmiş bir şekilde yandığını gördüm. Arkamda duyduğum sesle olduğum yerde dondum kaldım.
"Beni özledin mi?"
Bölüm Sonu.......
175Please respect copyright.PENANAUi235l55qG
Merhaba arkadaşlar, herkese iyi günler!
Uzun zamandır bölüm atmıyordum, sonunda tamamlayıp sizlerle paylaştım.
Okunma sayım hızla artarken söylemek istediğim şeyler var: Aylardır emek verdiğim bu kitaba çok yakında bir ara vereceğim ve yeni sezonunu yeni bir kitapla paylaşacağım. Bu süreçte bana destek olan herkese çok teşekkür ederim, çünkü bu noktalara gelmem sizin sayenizde. Umarım kitabım daha çok okunur çünkü okundukça çok mutlu oluyorum. Hepiniz benim için çok değerlisiniz.
Bölüme oy ve yorum yapmayı unutmayın. Bir tane bile olsa yorumunuz benim için çok kıymetli.
Şimdiden hepinize teşekkür ediyorum.
Kendinize iyi bakın.
NAKSU SHADOW ASSASİN


