Karanlık ve soğuk bedenim siyah bir denizin içine düşmüştü. Gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Direncim artık yok denecek kadar azdı. Kendimi olacaklardan alıkoyamıyordum.
Suyun içine batarken etrafımdan bir ısı yükselmeye başladı. Kapalı olan gözlerim çılgınca yeniden açıldı.
Önümde yüzlerce insan belirdi. Hepsi bana sevgiyle ve şefkatle bakmaya başladı. Ortalarından yürüyerek gelen kişi bendim. Bana doğru yaklaşırken hayretle olanlara bakıyordum.
Gördüğüm kişiler birer birer benim yüzüme bürünmeye başladı. Bana yaklaşan kendim yüzümün dibinde durdu. Bana, "Hiç vazgeçmedik. Evet, birçok kez öldük ve yenildik ama hep reenkarnasyon ile tekrar doğduk. Biz yüzyıllardır yaşıyoruz. Ölümsüz değiliz ama hep doğduk ve hep öldük. Biz siziz, siz de bizsiniz," dedi.
Ben elimle kalbime dokundum. Hep bir ağızdan "Biz biriz" dedik. Gördüğüm herkes, benim gibi elini kalbine koydu. Sonra etrafımda bir hortum oluştu. Herkes benim içime hücum etti ve gözlerim aniden kapandı.
Kendi isteğimle açmadığım gözlerimden devasa büyüklükte beyaz bir ışık çıkarak her yeri kapladı. Tekrar doğmuşum gibi güçlü ve yenilmez hissediyordum.
Siyaha bürünmüş olan her yer artık ışığımdan dolayı kaybolmaya başlamıştı. Ben güçlüydüm, hem de çok güçlüydüm.
Ellerimi açtım ve içimdeki tüm enerjiyi ve gücü dışarıya vurdum. Etraf, ışığım sayesinde artık pırıl pırıldı.
Gördüğüm şeyle o tarafa gittim. Agora adındaki ejderhanın taş kesmiş bedenine elimle dokundum. Işığım ejderhanın içine girerken daha çok enerji harcadım. Agora tekrar eskisi gibi kar beyaz tüylerine döndü ve bana boyun eğdi. Işıklarım gözden kayboldu ve Saffron'da karşı karşıya bulduk kendimizi. Agora konuşmaya başladı:
"Sonunda tanışabildik Prenses Maeve. Benim adım Agora. Ben senin yüzyıllardır hep yanında bulundum. Güçlerimizin birbiriyle bağlantılı olduğunu söylemeliyim çünkü ben senin özel hayvanınım. Seninle tekrardan bir araya geldiğim için çok şanslı hissediyorum. Efendim, sana boyun eğiyorum."
Heyecandan kalbim çok hızlı atmaya başlamıştı. Demek özel hayvanım bana bu kadar yakınken bir o kadar da uzaktaydı. Ona sarıldım.
"Agora, seni yüzyıllardır tanıyormuşum ama hatırlamıyorum. Özür dilerim. Bu arada asla bana boyun eğme çünkü biz biriz. Sen bensin, ben de senim. Sensiz içim bir hiçken şu anda anlam veremediğim kadar güçlü hissediyorum kendimi. Seninle tekrardan bir araya gelmek benim için harika bir şey, dostum. Sen benim canımsın..."
Agora bana yaklaşarak başını sürttü. Onu severken sormak istediğim çok şey vardı. Benim sormak istediklerimi biliyor gibi sormam için beni beklemeye başladı.
"Agora, sana sormak istediğim yüzlerce soru var ama şu anda sana sormak istediğim iki önemli soru var. Birincisinden başlayayım. Ben kimim ve neden yüzyıllardır yaşıyorum?"
Agora etrafımda dönerek beni sarmaladı. "Bunu kendin görsen daha iyi olur."
Gözlerimizi kapatıp aniden başka bir evrene ışınlandık. Geldiğimiz yer temiz doğası olan bir yerdi. Agora konuşmaya başladı.
"Sen yüzyıllardır yaşayan çok önemli ve ilahi güçlere sahip bir kraliçeydin. Yüzyıllardır hem boyutun hem de görüntün değişti. Tabii bunun yanında olduğun kişi de değişti. İlk yaşamında kraliçeyken sonraki yaşamında rahip, bir sonraki yaşamında halktan biriydin. Ama ne olursa olsun asla ilahi güçlerin gitmedi ve hatta daha çok artarak sana katıldı. Sen bu süreç içinde tüm milletlerin kanından alarak tekrar ve tekrar doğdun. Sen her şeyin başlangıcı ve sonusun.
"Beni hatırlamaman çok normal çünkü sen, Fontaine kralı tarafından cadılara yem olarak atılıp ihanete uğradın. Eski çağ cadılarıyla tanışman da buralara dayanıyor. Fontaine kralı seni kullandı ve cadılara savaş açtı. Sen bu sırada çok güçlenmiştin. Güçlerin arttıkça vücudum daha büyüyor hatta devasa bir hale geliyordum. Cadılar, senin yüzyıllardır yaşadığını savaş anında öğrendiler ve senin tek açığın olan şeyi kullanarak seni öldürdüler. Senin tek zaafın titanyumdu ve cadılar titanyumdan yapılmış bir mızrakla seni öldürdüler.
"Sen öldüğünde benim güçlerim teker teker beni terk etti ama bedenim hâlâ Fontaine'de kaldı. Fontaine'in kralı beni kullanarak cadıları yok etti. Cadıları senin için yok ettim ve ben de ihanete uğradım. Fontaine kralı beni Saffron'a kapattı. Buraya ceza için atılan insanlardan başka karnımı doyuracak hiçbir şey koymadı. Benim içim hep boşlukta kaldı çünkü sen ölmüştün. Sahibi olmayan özel hayvanlar da bir işe yaramaz.
"Sen tekrar hayata yüzyıllar sonra geldin. Beni hapishaneden kurtarmanı çok bekledim ama senin doğman çok uzun zaman aldı. Ve sen doğdun. Doğduğun ilk gün senin geldiğini kalbimde hissettiğim güç sayesinde anladım. Sana ulaşıp her şeyi hatırlamanı sağlamaya çalıştım ama benim buradan bir çıkışım asla olmadı. Seni tam buldum derken sen öldün.
"Tekrardan yenilgiye düşüp tüm gücümü kaybettim. Ardından hayata dönmeni sağlayan babanla senin güçlerin tekrardan içimi doldurdu. Biliyorum ki sen, yüzyıllardır doğan halinden çok daha güçlüsün. Sen yenilmezsin Maeve, sadece güçlerine tekrardan sahip olman gerekiyor. Şimdi sana soruyorum: Bükücü mü olacaksın, ilahi güçleri olan biri mi?"
Agora'nın anlattıkları üzerine gözyaşlarım dinmiyordu. Onu bir başına bırakıp öldüğüm için kendimi çok suçlu hissediyordum. Agora'ya hiç düşünmeden sarıldım.
"Seni bir başına bıraktığım için, tek başına tüm zorluklara katlandığın için, bir ölüp bir doğduğum için senden çok özür dilerim. Geçmişi hatırlamasam da senin ve benim öcümü alacağım. Seni bu kez buldum ve asla bırakmayacağım. Herkese ve her şeye inat yaşayıp seni koruyacağım."
Gözyaşlarım firar ederken Agora da sessizce ağlıyordu. Ona ne kadar süre sarıldığımı bilmiyorum ama şişmiş gözlerimle ondan ayrıldım.
"Bana sorduğun sorunun cevabını sen de ben de biliyoruz. Hep ne olduysam onu olmak istiyorum. Biliyorum, kısa bir süre de olsa bükücü olmak benim için çok özeldi ama ben ilahi güçlerimi seçiyorum."
Agora başını hafifçe salladı ve elimi başının üzerine koymamı istedi. Elimi yavaşça başının üzerine koydum.
"Hazır mısın Maeve? Şimdi ikimiz de gözlerimizi kapatacağız ve ben, senin gücün ne kadarsa ona dönüşeceğim. Biliyorum benim için çok acı olacak ama yüzyıllardır çektiğim acının yanında bu bir hiç."
Başımla onu onayladıktan sonra gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. İkimizden de etrafa yayılan güçlü enerji dalgaları, bulunduğumuz mekânları ışık hızında değiştirmeye başladı. Agora acıyla inlerken sadece kendimi tutmaya çalıştım. Onun canı yandıkça benim de canım yanıyordu. Ona ne kadar güçlü olduğumu hâlâ bilmediğimi söylemedim ve sadece bekledim. Çünkü bunu görmeyi ben de bekliyordum. Işık hızında yanıp sönen mekânlar daha da hızlandı ve bizi yıldızların içine attı.
Gözlerimi yavaşça açtım. Karşımda ilk gördüğüm, özel hayvanım olan Agora'ya bakıp gülümsedim. O da bana bakıp gülümsedi.
Yıldızların ve dolunayın içindeki Agora o kadar büyüktü ki uzaklığını bile kestiremediğim Agora'nın bedeni bir anda sudan bir hale geldi. Sonra buz gibi donup kristal hale geldi. Üç şekle de giren bedenine hayranlıkla baktım. Bana doğru yaklaştı.
"Maeve, bu bir harika. İlk defa bu şekilde üç şekle giriyorum. Sen sandığımdan daha güçlüsün. Bir de söylemeliyim ki, bu doğduğun hayatta sen su kıtasının kanına sahipsin. Diğer elementleri bükmen ise senin gücüne orantılı şekilde gelişen bir şeydi. İlk defa gittiğin kıtalarda başının dönmesinin sebebi, geçmiş hayatlarında o kıtada yaşadığın içindi. Girdiğin kıtalarda o kıtanın güçlerini almıştın. Habersiz bir şekilde gerçekleşmişti ama sen kara büyü kullandın. Yüzyıllardır asla yapmadığın şeyi şu anki hayatında gözünü kırpmadan yaptın. Bu yüzden bedelini bükücülüğünü yok edersem ödüyordun. Biraz önce tüm bükücülük yeteneğin gitti. Ama sen su kıtasından olduğun için sadece su bükme gücün gitmedi."
Agora'ya hayranlıkla bakarken ellerime baktım. Aslında su bükücüler su olmadan bükücülük yapamazlardı ama ben elimde su oluşturmaya başlamıştım. Agora'ya gülümsedim.
"Agora, bu harika bir şey. Bedelimi ne olursa ödeyecektim ve ödediğim için kendimi rahatlamış hissediyorum. Kara büyü yaptığım için beni affet, olur mu? Sana sormak istediğim ikinci soruya gelelim."
Agora gülümseyerek affettiğini belli etti. Ben de sorumu sormak için Agora'yı okşamaya başladım.
"Ben seni yanımda götürmek istiyorum ama seni nasıl çıkaracağım?"
Agora düşünceli bir şekilde bana baktı. Galiba bu sorunun cevabını o da bilmiyordu. Üzülerek ona tekrar, "Bu sorunun cevabını ikimiz de bilmiyor olabiliriz ama ne olursa olsun seni buradan çıkaracağım," dedim.
Agora hüzünle bizi tekrardan Saffron'a ışınladı. Ona veda etmek istemiyordum ama bedenim Peter Finn'in yanında kalmıştı. O mutlaka bana yardım ederdi. Agora bana:
"Bana ulaşmak istediğinde kalbine seslenebilirsin çünkü ben senin içindeyim. Biliyorum beni kurtaracaksın o yüzden günyüzüne hemen git ve beni kurtar. Maeve, gitmeden önce sana bir şey söylemeliyim. Senin yüzyıllar önce güçlerinle yarattığın bir kılıcın var. O kılıç, sen öldüğün gün kayboldu ama benim düşünceme göre kılıcın Cehennem Kıtası'nda bir yerde. Onu bulmalısın çünkü onsuz cadıları yenmen zor olur."
Başımla onu onayladım ve üzerine çıktım. Uçarak Saffron'un üzerine çıktık. Ona veda ederken sarıldım ve bedenim kayboldu.
Gözlerimi Peter Finn'in odasında açtım. Korkuyla yanıma gelen Ezra'ya baktım. Anlamsızca yüzüme bakıyordu. Biliyorum, ona yaşadığım bu şeylerden bahsetmemiştim ama ona ne kadar değer verdiğimi bir kez daha anladım. Yerimden kalktım ve ona sarıldım. Birkaç dakika bana karşılık vermeden hayretle yerinde durmuştu. Sonra beni sıkı sıkı sardı.
Ona her şeyi anlatacaktım. Bu yüzden bir şey demeden elini tuttum ve bizi ışınladım. İlk karşılaştığımız yer olan sarayın arkasındaki tepede gözlerimizi açtık. Gülümsedim ve elini tutarak manzaraya doğru çevirdim.
Yere oturdum ve elimi bir an olsun bırakmadım. Ezra da yanıma oturdu. Benim ona söyleyeceklerimi merakla bekliyordu. Elini kendime doğru çektim ve karnımın üzerine getirdim.
Yüzündeki gülümseme artarken utanarak yüzümü yıldızlara doğru çevirdim. Konuşmaya başladım.
"Ezra..."
Uzun uzun anlattım. Söylediğim her şeye şaşırırken bir yandan tuttuğu elimi bana güven vermek için sıkıyordu. Sonuna kadar sabırla beni dinledi. Biliyorum anlattıklarım hiç normal ve kaldırılabilir şeyler değildi ama bana hiç kızmadan sadece sarıldı. Sanki bir daha hiç sarılamayacakmışız gibi anlamlı ve güçlü bir şekilde sarıldı. Ona karşılık vererek sarıldım. Yüzünü bana çevirdi:
"Maeve, ne olursa olsun hep yanındayım. Seni asla bu savaşta yalnız bırakmayacağım. Öncelikle kılıcını bulalım, olur mu?"
Ona gülümsedim ve başımla onayladım. Sonra ona uzun uzun söylemek istediğim aşkımı kısaca kulağına yaklaşarak, "Ezra, seni ne kadar çok sevdiğimi asla tahmin bile edemezsin. Seni çok seviyorum, bu yıldızlar, bu evren; her şey şahit olsun ki seni çok seviyorum," diye fısıldadım.
Ardından devam ettim ve yüzümü onun yüzünün hizasına getirdim. Başlarımızı birbirimize dayayarak ona, "Benim değerli aşkım, iyi ki varsın..." dedim.
Ezra ile birbirimizi doya doya öpüştük. Nefessiz kalınca ondan ayrıldım ve sırıttım.
"Yarın ilk durağımız Cehennem Kıtası..."
Saraydaki odama ışınlandık. Sabah dinç bir şekilde uyanmak istediğim için ve yaşadıklarımın yorgunluğuyla kendimi yatağa attım. Yorgunluktan ağırlaşan gözlerimle yanıma yaklaşan Ezra'yı gördüm. Gülümsedim. Yanağıma öpücük bırakarak üzerimi örttü.
"Maeve, sen dinlen, ben de annenin verdiği odada kalayım."
Işınlanarak gitti. Uykuluyla ağırlaşan gözlerim kapanmadan önce kalbime elimi koydum:
"İyi geceler özel hayvanım."
"İyi geceler Maeve..."
Agora da bana cevap verdikten sonra uyudum. Sabah güneşinin gözlerimi delercesine odama girmesinden rahatsız olarak uyandım. Gözlerimi açtığımda perdenin sonuna kadar açık olduğunu ve karşımda bana sırıtarak bakan Ezra'yı gördüm. Yerimden kalkarak Ezra'ya sarılıyormuş gibi yapıp ayağına bastım.
"Hiç komik değil Ezra, bu şekilde kalkmaktan hoşlanmıyorum, bebeğim."
Ezra ayağını tutarken ona söylediğim şeyle ayağını bıraktı. Ukalaca bana doğru gülümsedi. "Maeve, biraz önce bir şey mi dedin? O sırada duyamadım."
Gülerek tekrar "bebeğim" dememi istiyordu. Karnına kol atarak, "Rüyanda duyarsın artık, hadi yemek yiyelim," dedim.
Acıyla bağıran Ezra'yı arkamda bırakarak özel kıyafetlerimin ve silahlarımın olduğu gizli odamı sihirle açtım. İçeriye girerken Ezra da şaşkın şaşkın beni takip etmeye başladı. Üzerime savaşırken giyerim diye tasarladığım pelerini olan kıyafeti giydim. Ezra'ya da benimkisinin erkek versiyonunu giydirerek ona sarıldım.
"Önce kıyafet ve silahlarımızı alalım istedim."
O da bana karşılık vererek sarıldı. Karşı tarafta gördüğü mızrak ve kalkanı göstererek, "Ben bunları seçiyorum," dedi.
Ona gülümsedim: "Güzel seçim, general bey," dedim ve ona mızrak ve kalkanı verdim. Kendim de güçlü elementlerden yapılmış kılıçlarımdan birini aldım. Yan tarafıma takmak için de silah aldım. Aldığım silah güçlü bir elementten yapılmış, özel bir silahtı. Ezra'ya da kılıçlarımdan birini uzattım.
"Yanına bunu da al. Bu kılıç lazer ışını çıkarıyor ve rakibi ortadan ikiye ayıracak kadar güçlü, aşkım."
Ezra kılıcı elimden alarak sevdi. Ona gülümseyerek baktım. Tıpkı küçük çocuklar gibi kılıca sarılarak etrafında döndü. Onun bu hallerini çok seviyordum, ben de ona katıldım ve onun etrafında döndüm. Kahkaha atarak bana döndü.
"Hadi yemek yiyelim, bebeğim, bayağı acıktım," dedi. Elini tuttum ve yemek salonuna ışınlandım. Yemek salonunda babam ve annem vardı. Korkuyla Ezra'nın elini bıraktım ve masaya doğru yürüdüm. Ezra da arkamdan takip ederek masaya oturdu. Babam ikimizin de giyimine hayretle baktı.
"Maeve kızım, neden böyle giyindiniz? Yoksa bensiz savaşa mı gidiyorsun, kızım?"
Gülerek bizimle dalga geçen babama, "Baba, ne yalan söyleyeyim, gerçekten savaşa gidiyoruz," dedim.
Babam sinirle ayağa kalktı: "Ne, ne diyorsun kızım!"
Annem babamın elini tutarak yerine oturttu. "Bir kızımızı dinleyelim Drogo, hemen yükseliyorsun hayatım."
Babam annemin sözünü dinleyerek bana baktı.
"Baba, nereden başlayacağımı bilmiyorum ama senden büyük bir ricada bulunacağım. Saffron'daki ejderha benim özel hayvanımmış. Baba, lütfen özel hayvanımı Saffron'dan çıkarmama yardım et, lütfen..."
Babam söylediğim şeyle sinirle masaya vurdu: "Maeve, sen neler diyorsun! Kızım, bu hayvan yüzyıllardır oraya hapsedilmiş. Senin dediğin doğruysa, yani özel hayvanın olsa bile onu oradan çıkarmam. Fontaine için büyük tehdit oluşturur. Benden istediğin şeylerin bir sınırı olsun."
Babamın dediği şeye alınmıştım ama pes etmeyecektim.
"Baba, ben ne olursa olsun özel hayvanımı hak etmediği o hapisten çıkaracağım. Önüme engel olarak çıkarsan da onu kurtaracağım. Benim özel hayvanım, sizin özel hayvanlarınız gibi özgür olmak zorunda!"
Babam sinirle kükredi: "MAEVEEE! Sen ne dediğinin farkında mısın? Karşında ben varım, ben! Senin haddine değil benimle böyle konuşmak. Babanla konuşurken saygılı olmak zorundasın. Ama sen beni baban olarak değil, Fontaine kralı olarak görüp konuşuyorsun. Madem öyle, Fontaine kralı olarak buna izin vermiyorum. Daha çok zorlarsan senin için iyi şeyler olmaz."
Masanın altından tutan elle Ezra'ya döndüm. Gözyaşlarım gözlerimin ucundaydı. Dolu dolu olan gözlerimle bakarken babam ışınlanarak gitti.
Annem bana geçecek siniri merak etme deyip gözden kayboldu. Yemek salonunda esen sert rüzgar yüzüme çarparken Ezra beni sarstı.
"Maeve, sen yalnız değilsin, ben varım ve özel hayvanını çıkaracağız."
Ezra'ya doğru döndüm ve sarıldım. Artık gözyaşlarımı tutmadan dışarıya vuruyordum. Hıçkırıklarımın arasında Ezra saçlarımı okşayarak öpüyordu. Kendime geldiğimde, kahvaltı için masayı değiştiren hizmetkârların bıraktığı yiyeceklerden alarak tabağıma koyan Ezra'ya baktım. Bu yalnızlığımın içinde ona sahip olduğum için tanrıma dua ettim.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra Efsin ve İdony'i bulmaya Ezra'yı saldım ve ben de annem ile konuşmaya gittim.
Odanın kapısını ikinci tıklatışımda açılan kapıyla anneme doğru koşarak sarıldım.
"Anne, sizi üzecek bir şey demek istemedim. Babamı çok seviyorum ama gerçekten Agora'yı oradan çıkaracağımı sen de, babam da biliyorsunuz değil mi?"
Annem gözünden düşen yaşı kenara doğru eliyle itti. Bana doğru merhametle baktı.
"Kızım, biz ne dersek diyelim, kendi dediğini yapacağını biliyoruz. Ama gerçekten yapacağın şey çok tehlikeli. Tüm konsey üyelerini ve kıtaların yöneticilerini karşına alacaksın. Belki bizim krallığımızı sorgulayıp babanı tahttan indirecekler. Her şeye rağmen yine de onu oradan çıkarıp çıkarmamak sana kalmış kızım."
Annem haklıydı. Benim yüzümden başlarına çok kötü şeyler gelecekti. Anneme tekrar sarıldım.
"Anne, sizi tahttan indirmelerine asla müsaade etmeyeceğim. Ne olursa olsun sizi konsey üyelerinden koruyacağım. Anne, seni çok seviyorum, babamı da çok seviyorum. Ben birazdan Cehennem Kıtası'na gideceğim. Babama veda edemeden gideceğim için, bana dargın olarak gideceğim için çok üzgünüm."
Annem korkuyla baktı.
"Cehennem Kıtası da nereden çıktı, Maeve?"
Annemin endişesini anlıyordum. Çünkü Cehennem Kıtası zebaniler ve ateşle doluydu. Annemden özür dileyerek odasından ışınlandım. Ezra, İdony ve Efsin'i odamda beni bekliyor halde buldum. Üzgün olsam da gülümsemeye çalıştım:
"Benimle gelerek hayatınızı riske atıyorsunuz. Bunu gerçekten istiyor musunuz?"
Ezra kararlı bir şekilde bağırdı: "Evet, her şeyi göze alarak, sonuna kadar seninle geliyorum."
Efsin ve İdony de Ezra'ya katılarak beni onayladı. Kollarımı açarak gülümsedim. Hep beraber birbirimize sarıldık. Biz artık bir takımdık.
Gözlerimi pencereden dışarıya doğru kilitledim. Bu yolda önüme çıkacak olan engelleri yok edeceğim diye içimden ant içtim.
Bölüm sonu...
Evet canlar, nasılsınız bakalım?
Bölüm nasıldı?
Evet, sonunda Maeve özel hayvanı ile tanıştı, onu bekleyen tehlikelere karşı Maeve ne yapacağını bilemiyorum.201Please respect copyright.PENANA2evAdl4bVF
Bölüme oy ve yorum yapmayı unutmayın. SEVİLİYORSUNUZ canlarım.


