Cadı, duvarları tuzla buz etmişti. Bu duruma çok şaşırmıştım. Yıkılan duvarları bu şekilde parçalıyor olması, onun toprak bükebildiğini gösteriyordu.
Kılıfından çıkardığı kılıçtan siyah bir aura yükseliyordu. Bana doğru gelmeye başladı. Üzerime yerden zıplayarak uçtu. O an o kadar hızlı ışınlanmıştım ki, onun hamlesinden kıl payı kurtulmuştum. Cadı arkasına dönerek bana küçümseyici bir bakış attı.
"Hahahaha, demek sen osun! Zavallı şey! Genç ve güçlüsün. Ama sana kötü bir haberim var. İçindeki gençliğini ve ruhunu yemek için çok heyecanlıyım."
Bunları söylerken bir de elindeki kılıcın üzerindeki kanı yaladı. Cadının sesi çok iğrençti. Söylediklerine karşı ben de karşılık verdim.
"Hah, sen acaba kendine fazla mı güveniyorsun? Beni ve Fontaine'i karşına almak istiyorsan, o leş ruhunla cesedini Saffrondaki Agora'ya yem olarak atmaktan hiç çekinmem. Aksine, bunu yapmaktan büyük zevk alırım. Bu kıtayı bu hale getirdin ya, şimdi sen de bu hale geleceksin!"
Asiller Kıtası'nda olduğu gibi gözlerimin rengi değişmişti. Acaba yeni ruhum, kendini korumak için mi beni bu hale getiriyordu?
Cadıya karşı ışık hızında uçtum. Cadı bu sırada kılıcını bana doğru savurmuştu. Onun savurduğu kılıçtan eğilerek kurtuldum.
Yanımda duran kılıcı kaldırarak cadının kılıcına doğru bir hamle yaptım. Cadının kılıcı, elimdeki kılıcı ortadan ikiye ayırmıştı. Bu durumda artık sadece bükücülüğümü kullanmak kalmıştı.
Sarayın ortasındaki havuzdan su bükerek havaya doğru kalktım. Su büküyordum ama ilk defa bu gibi sudan hortum yapıp uçmuştum. Ruhum, bedenimi yavaş yavaş ele geçirmeye başlamıştı. Boynumdaki damarlarım belirginleşiyordu.
Cadıya doğru büktüğüm hortumla gittim. Cadı karşı tarafa ulaşarak sarayın kalesine doğru çıkmaya başladı. Düz duvardan asla düşmeyip belirli bir yüksekliğe gelince, bana doğru kılıcıyla uçtu. Kılıcının darbesiyle büktüğüm hortumla yere düşmem bir olmuştu. Yerden çok zor ayağa kalkmıştım. Cadının kılıç darbelerinin çok güçlü olması ve benim onunla savaşabilmek için tüm elementleri bükmeyi bilmeyişim, sinirlenmeme yetmişti.
Bu sefer toprak bükmeyi deneyecektim. Yerden tüm taşları elimle kaldırmaya başladım. Yaklaşık 100 tane taşı atış için havada hazır pozisyona getirdim.
Cadı, yaptığım şeye gülmeye başladı. Eliyle tüm taşlarımı parçalaması saniyesini almıştı. Artık bu cadı sinirimi fazlasıyla bozmuştu. Işınlanarak arkasında belirdim. Beni fark etmemiş olacak ki, tüm gücümle onu hava bükerek karşı binanın duvarına fırlattım. Cadı duvara çarpıp yere düştü.
"Tam isabet!" diyerek çok sevindim. Cadı bu sefer, yerden tüm kemiklerini kıtlatarak kalktı. Cadının içindeki diğer kardeşleri de konuşmaya başladı:
"Seni zayıf ve tecrübesiz, bizi bu oyunlarınla yenebileceğini mi düşündün gerçekten?"
Artık durum bayağı korkunç bir hal almıştı. Cadı bana doğru kılıcını savurarak gelmeye başladı. Tüm kuvvetimle bildiğim üç elementi de bükmeye başladım. Ama yaptığım hiçbir şey, bana doğru gelmesini engelleyememişti. Cadı elindeki kılıcı bana doğru savurduğu anda kolumdan derin bir çizik aldı. Canım fena halde acımıştı. Acıyla inledim.
Cadı kolumdan akan kanları görünce adeta aç köpekler gibi üzerime atıldı. Onu ne kadar uzaklaştırmaya çalışsam da üzerimden atamamıştım. O sırada cadıya toprak kütlesi bir anda çarparak üzerimden yere doğru düşmesine sebep oldu.
Her yerim kan içindeydi. Gözüm de kararmaya başlamıştı. Toprak kütlesinin geldiği yere baktığımda en son Ezra'yı gördüm. Ona gülümsedim ve gözlerim kapandı.
Ezra'nın anlatımından:
Kıtamın hepsi bir anda cayır cayır yanmaya başlamıştı. Annemle hemen olaya el atmak için saray komutanlarıyla toplantıya gittik. Ne olduğunu anlayamadan toplantı salonumuz üzerimize yıkıldı. Tabii toprak bükerek sonuna kadar direndik. Annem tüm gücüyle üzerimizdeki kolonları toprak bükerek fırlattı.
Acil emir vererek askerlerin saray bahçesinde toplanmasını söyledim. Komutanlar giderek tüm askerleri saray bahçesine topladı. Saraydan ayrıldıktan hemen sonra saray yarı yarıya çökmüştü. Buna sebep olan her neyse, onu bulmalıydım.
Annemi kıta ile ilgilenmesi için geride bırakarak askerlerin yanına gittim. Sinirle gürledim:
"Sarayın güvenliği ile görevli askerler, sizin göreviniz ne! Sarayın ve kıtanın başına gelen bu olayı kim yaptıysa hemen onu bana getirin. Bu bir emirdir!"
Sinirle yanlarından ayrıldım. Ben de kim olduğunu aramak için atıma bindim. Yanıma aldığım 1. Ordu ile kıtanın merkezine ışınlandım.
Gördüğüm görüntüler kalbimi sızlatmıştı. Her yer darmadağındı ve ateşle yakılmış, cayır cayır yanıyordu. Halkın çoğu ölmüş ve cesetleri de yanıyordu. Saçımı geriye doğru fırlattım. Bu korkunç görüntüleri kim yapmıştı? Bu sırada arkadan bir ses geldi.
"Kıtan kadar yakışıklısın."
Arkama sinirle döndüm. Gördüğüm kişi bir kadındı. Fakat siyah kıyafetinden çıkan aura onun cadı olduğunu belli ediyordu. Şaşkın bir şekilde ona bakarken, bir kahkaha attı:
"Aaa, yoksa yaptığımı beğenmedin mi? Daha yeni başlıyoruz!"
Belimden kılıcımı çıkardım. Sinirle üzerine toprak bükerek gittim. Cadı bana doğru yürümeye başladı. Eliyle bir anda tüm askerlerimi havaya kaldırdı. Sonra elini sıktı. Etrafa askerlerimin kolu, bacağı, kafası feci halde dağıldı. Askerlerin vücutlarından çıkan kan kütlesi her yere sıçramıştı. Gördüklerim artık çok sinirimi bozmuştu. Cadı bana doğru baktı:
"Şu anlık sana bir şey yapmayacağım çünkü önce o güzel annenin ruhunu yemeliyim, hahahahahah!"
Cadıya doğru toprak sütunları fırlattım:
"Bunu yaparsan seni ellerimle öldürürüm, leş karga seni!"
Cadı beni de havaya kaldırdı ve ormanın içine doğru fırlattı. En son gördüğüm, ışınlanarak gitmesiydi. Ateşin içine düşmüştüm.
Elimle son kuvvetimi kullanarak altımdaki toprağı sonuna kadar kaldırdım. Ateşten kurtulacak kadar yüksekliğe çıktım. Canım fena halde yanıyordu. Yerimden kalkmalıydım.
Annem şu an tehlikedeydi. Ağlayarak kalkmaya çalıştım fakat ayağımı bile kaldırabilecek gücüm yoktu. Yattığım yerden ağlıyordum. Üzerime küller düşüyordu. Elimle gözyaşlarımı sildim. Zorlanarak da olsa yerimden kalmaya çalıştım. Belime baktığımda yara bere içinde, kanlanmış bir şekilde gördüm.
Yavaşça kalktım. Saraya ışınlanarak gittim. Belimin acısından dolayı elimi hep yaramda tutuyordum. Annemi bulmalıydım. Fakat bir türlü bulamamıştım. Bu sırada bahçeden büyük bir toz bulutu kalktı.
Korkuyla "Annem olmalı" diyerek oraya ışınlandım. O da ne olsun! Maeve kan, ter içinde ve üzerinde cadının onu yemek üzere olduğunu gördüm. Benim kadınımı yemek üzere olan cadıya tüm kuvvetimle toprak büktüm. Cadı Maeve'in üzerinden yere düştü. Maeve'e ne kadar seslensem de bana doğru gülümsedi ve bayıldı.
Cadıya doğru toprak kütleleri gönderdim. Cadı yerinden kalkmadan önce Maeve'i tutarak oradan ışınlandım. Onu kraliyet konağına getirmiştim. Neyse ki burası yanmamıştı.
Konağın etrafını toprak bükerek duvar elde ettim. Maeve'i hemen yatağa uzandırdım. Her yeri kan içindeydi. Sol kolunda derin bir çizik vardı. Hemen yaralarına pansuman yaptım. Kendi yaralarım, onu görünce acımayı bırakmıştı. Maeve'in canı çok yanıyor olmalıydı. Annemin öğrettiği bitkilerden iyileştirme ilacını hemen elimle yaptım. Yaralarının üzerine sürdüm. Hâlâ gözlerini açmamış olmasından dolayı korkmuştum. Alnına bir öpücük bıraktım. Kendi yaralarımı sarmak için diğer odaya gittim.
Üzerimi çıkardım. Belimdeki yara fazlasıyla derindi. Canım yanıyordu ama Maeve'in benden daha çok acıyor olmalıydı. Gözlerimden süzülen yaşları silerek yaramı sarmayı başardım. Arkamdan soğuk elleriyle biri sarıldı. Dönmesem de Maeve olduğunu anlamıştım. Yarama dikkatlice dokunuyordu. Ne o konuştu ne de ben. Uzun bir süre sadece öyle durduk. Camdan gözüken yangın, gözlerimizde pırıl pırıl yanıyordu. Elini belimden çekti ve önüme geçti.
"Ezra, bu görüntüye son vereceğim."
Bir şey dememi beklemeden ışınlandı.
Maeve'in anlatımından:
Ezra'yı konakta bırakarak deniz kenarına geldim. Elimle denizi bir öne bir geri yapmaya başladım. Ne kadar yaralarım acısa da su bükmeye devam ettim. Gözlerimin rengi yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Tam da istediğim gibi gözlerim kırmızı olmuştu. Artık istediğim dalgayı kolaylıkla yapabilmiştim. Havaya doğru yavaşça uçtum.
Bu sırada ben havalandıkça yaptığım dalga da benimle yükseliyordu. Yeterli yüksekliğe ulaştığımda dalgayı bir geri bir öne yaptım. Ardından dalgayı dörde ayırdım. Tam ortasında ben ve etrafımda büktüğüm dört dalga vardı. Ellerimle dördünü de benden uzaklaştırarak ormanlara doğru büktüm.
Dalgalar benden uzaklaştıkça canım daha fazla acıyordu. Ama her şeye bir son vermem gerekiyordu. Gücümün sonuna kadar etrafımda dönerek tüm dalgaları ormanların üzerinden döktüm. Her yer sönmüştü. Ağaçların dalları hep yanıp kül olmuştu.
Üzgün bir halde, esen ılık rüzgarla aşağı indim. Arkamda batmakta olan güneş ve denizin yavaş yavaş dalgalanan suyunun içine indim. Denizden yavaşça çıktım. Ezra, Efsin ve İdony bana doğru hayretle bakıyordu. Esen rüzgar saçlarımı yavaşça savuruyordu. Onlara doğru baktım ve arkama döndüm. Güneşin batışını hep beraber izledik.
Bölüm Sonu
Evet sevgili okuyucularım, nasılsınız bakalım?
Bölüm nasıldı?
Bu bölüm artık olayların başlangıcı oldu. Maeve için çok zor dönemler geliyor, sadece onun için de değil, Fontaine artık büyük tehdit altında olmaya başladı. Yeni bölümü merakla bekleyin!
Oy ve yorum yapmayı unutmayın. SEVİLİYORSUNUZ.
ns216.73.216.253da2


