Gökyüzü öfkeyle yarılıyor, okyanus dişlerini göstermiş bir canavar gibi gemiyi yutmaya hazırlanıyordu. Endurance'ın güvertesi su altındaydı, fırtına yelkenleri parçalarıken insanlar can havlıyla bağırıyor, yer denizde savruluyordu. Lara, elleriyle halatlara tutunmuş, gözleri korkuyla dolu bir şekilde etrafa bakıyordu. Genç, meraklı bir arkeologken kendini doğanın bu amansız öfkesine teslim olmuş bulmuştu.
Bir an. Bir yaşında. Sonra karanlık.
Gözlerini açtığında, başı zonkluyordu. Saçlarından süzülen tuzlu su gözlerine dolarken nemli toprak tenine yapışmıyordu. Kıyıya vurmuştu. Yalpalayarak doğruldu, parçalarına baktı; puslu, kasvetli bir orman vardı. Tuhaf bir şekilde sessiz… Ama sessizlik, fırtınanın ardından gelen huzur değil; yaklaşan tehdidin ayak sesiydi.
Aniden bir gölge belirdi. Bir çift el, hiç beklenmeyen bir anda onu omzundan yakalayıp sürüklemeye başladı. Gözleri karardı.
Bir mağarada ortaya çıkıyor. Bilekleri bağlı, baş aşağı sarkıyordu. Hava ağır, küf kokusundaydı. Mağaranın duvarlarında garip semboller, kuru kafalar, kokan kumaş parçaları… Bağlarını yaktı, yere çakıldı. Canı yanmıştı, ama kaçmalıydı. Mağaranın derinliklerinde yankılanan iniltiler ve ritüel melodileri adeta ruhun titretti.
Karanlık dehlizlerden sürünerek geçti, tuzaklardan sıyrıldı, yaralanarak ama yılmayarak duvardan. Çıkışa ulaştığında, güneş gözünü kamaştırsa da içini bir anlığın umuduyla doldurdu. Yaşıyordu. Ama bu ada — bu lanetli yer — hiç doğal görünmüyordu.
ns216.73.217.145da2


