Her kahraman pelerin takar mı?
Her kahraman pelerin takmaz, bazıları kılıç kuşanır. Maeve'in hikayesi de bunun en güzel kanıtı oldu. Kaybettiklerinin acısıyla yoğrulup, kazandığı güçle yepyeni bir yola yürüdü. Ezra'yla olan bağı, ailesine olan bağlılığı ve en önemlisi kendine olan güveni, onu sadece bir prenses olmaktan çıkarıp, tüm boyutların kahramanı haline getirdi.
Bir Ay Sonra
Bu bir ay içinde ne oldu diye mi merak ediyorsunuz? Hemen anlatmaya başlayayım.
Ezra ve ben o geceden sonra kendimizi daha iyi tanıma yoluna girdik. İlişkimize gelirsek, son sürat devam ediyor.
O gece babam benden sonra ilk sarıldığı kişi Ezra olmuştu. Ezra'yı huzuruna çağırıp bir toplantı yapmıştı.
Ağabeyim ve Sidra ise hamileydi. Neden böyle mi dedim? Ağabeyim Sidra'dan daha çok aşeriyor ve Sidra'nın karnındaki bebeğiyle ilgileniyordu. O hallerini hatırladıkça saatlerce gülüyordum.
Peter Finn'i çok büyük bir cenaze töreniyle yakmıştık.
Annem ise kıtaların kraliçeleriyle görüşmek için artık kıtalara gidiyordu. Konseyi yok ettiğim için kendilerine daha fazla zaman ayırabiliyorlardı.
Bu güzel günleri kafama kazımıştım. Ezra'yı babamdan kaçırdığım ilk fırsatta ise ona evlenme teklifi ettim. Ezra ilk mızmızlansa da "evet" deyip parmağını uzatmıştı.
Tamam, tamam, son kısmında biraz yalan söylemiş olabilirim. Ezra'ya evlenme teklifi etmedim ama onunla Hoş Kalpler Kıtası'na gideceğimizi söyledim. Ezra'nın tepkisi mızmızlanmaktan başka bir şey değildi.
Onu zorla da olsa saraydan çıkarabilmiştim. Ve en son merak edebileceğiniz üzere Agora ile ne olduğunu anlatayım.
Agora o günden sonra herkesin gözdesi olup popüler birine döndü. Çeşit çeşit kıtalardan gelen insanlar ilk önce özel hayvanımı görmek istiyorlardı. Agora da şımararak herkesin kendisini görmesine ve sevmesine izin veriyordu. Gerçi uzun yıllardır gün yüzüne çıkmayan biricik Agoram için bu doğal bir durumdu.
Bu bir ay böyle geçmişti. Hızlı ve tatlı günlerdi. Ezra ile Hoş Kalpler Kıtası'na gelmemizin sebebi ise Efsin ve İdony'nin nişanı olacaktı.
Onlar kaşla göz arası bizden önce nişan yapacak olmuşlardı. Efsin'e ne kadar trip atsam da onun adına o kadar seviniyordum ki...
Nişan bu gece olacaktı. Bu geceyi sağ salim atlattıktan sonra hiç kimsenin istemeyeceği o zor zamanlara göğüs germek için birlikte hareket edecektik.
Nişan için Efsin ve İdony bizden başka kimseyi davet etmemişti. Bu duruma o kadar gülmüştüm ki en sonunda Ezra ağzımı kapatmak zorunda kalmıştı. Sebebini öğrenince mahcup olup üzülmüştüm. Efsin'in annesi ve babası yoktu. İdony'nin de Efsin gibi anne ve babası yoktu. Bu yüzden sadece en çok sevdiği insanların bu güzel gecede yanlarında olmalarını istemişlerdi. Bu yüzden kimsenin haberi olmadan kaçamak bir nişan yapacaklardı.
Efsin'i geceye hazırlarken dans edip eğleniyorduk. İkimiz de özel parçalardan yapılmış elbiseler giymiştik. Efsin'in elbisesi pembe renkteydi. Elbisesinin üzerindeki kelebekler ve işlemelerle çok hoş olmuştu.
Bana sorarsanız koyu mavi bir elbise giymiştim.
Hazırlığımız bittiğinde ise Efsin'i görmek isteyen İdony'nin yüzünden odadan ışınlandım. Sarayın salonuna ışınlandım. Nişan için her şeyin tam olduğunu görünce sevindim.
Arkamdan bardak kırılma sesini duyduğumda korkuyla arkama döndüm. Odadaki hizmetkârlar çıkmış, karşımda sadece Ezra vardı.
Elindeki kokteylini düşürdüğü için hiç endişelenmeyip bana hayranlıkla bakıyordu. Ona gülümseyerek yanına gittim. Ezra'nın göğsüne elimi koyarak takım elbisesinin işlemesine dokundum.
Ezra'nın hâlâ açıkta olan dudağına masum bir öpücük bıraktım. Ezra gülümseyerek elimden tuttu. Etrafımda döndürerek bana sarıldı.
"Maeve, emin ol daha fazla güzel olmazdın. Kalbimi yerinden sökeceksin," dedi.
İltifatına karşılık ben de: "Sen de her zamankinden daha çok yakışıklı olmuşsun," dedim.
Ezra gülerek benden ayrıldı. Elindeki kutuyu görünce merakla sordum.
"Bu ne Ezra?" dedim.
Ezra elimden tutarak beni koltuğa oturttu. Arkama doğru yürüdü. Bu sırada bana elindeki şey hakkında bilgiler veriyordu.
"Bu elimdeki şey yeşim taşından yapıldı. Birbirini seven çiftlerin sonsuza kadar birbirlerine bağlılığını gösteren bir kolye yaptırdım. Bu kolyenin mavi olanı sende, kırmızı olanı ise bende duracak. Beni her özlediğinde kolyeyi enerjiyle doldurman yeterli. Çünkü kolye, enerjiyi karşı tarafa göndererek diğer kişinin taşını parıl parıl parlatacak," dedi.
Ezra'ya hayranlıkla bakarken kolyeyi boynuma taktı. Kolyeye dokundum ve ona yanıma oturması için kaşımla komut verdim. Ezra bu halime daha çok gülümseyerek yanıma oturdu.
Ona bu güzel hediye için çok teşekkür ettim. Ezra kendisinde olan kırmızı taşı gösterince ilk denememi yapayım dedim. Boynumdaki kolyeyi enerjiyle doldurduğumda Ezra'nın elindeki taş da bendeki taş da parıldamaya başladı.
İçimde olan tuhaf hisse anlam veremedim. Ezra elindeki taşı cebine koyduktan sonra yüzüme yaklaştı. Burun buruna geldiğimizde sürekli itiraf ettiği gibi:
"Seni sonsuza kadar seveceğim," dedi.
Gözümden düşen yaşı kenara doğru sildi. Ben de başımla onu onaylayarak onun gibi:
"Seni sonsuza kadar seveceğim," dedim.
Birbirimize olan özlem ile ikimiz de kendimizden geçinceye kadar öpüşmüştük. Ezra ile son anda birbirimizden ayrılmıştık çünkü bu öpüşme hiç masum değildi. İlk ayrılanımız ise Ezra bey olmuştu.
Ezra elimden tutarak Efsin ile İdony'nin bahçede yürüyeceği yola götürdü. Akşam güneşinin hoş ışığının altında kırmızı halıdan inerek bizim için hazırlattığı masaya ilerledik.
Masamız denizin kenarında olup etrafı ışıklandırılmıştı. İdony, ince detayına kadar çok düşünüp iki masa hazırlatmıştı. Gece yavaş yavaş olmaya başlarken kapıdan gelen can dostlarımı görünce bağırıp alkışlamaya başladım.
"Waowww!"
Ezra da bana katılıp ıslık çaldı. İkimiz de güzel çifti alkışlayarak masalarına doğru yürüdük. Efsin'in eline tutuşturduğum kokteylle içmeye başladık. Gece boyunca çok eğlendik. İkisini nişanlarken yaptığımız tatlılıklar o kadar güzeldi ki...
178Please respect copyright.PENANAW236WSmBQc
Bir Hafta Sonra
Hoş Kalpler Kıtası'nda kalmaya devam etmiştik. Sabah uyandığım gibi kahvaltıya gitmiştim. Haftanın yorgunluğu üzerimizdeydi. Kahvaltıda kimse konuşmuyordu. Kahvaltı sonrası çifte kumruları ve Ezramı masadan sürükleyerek çalışma odasına götürmüştüm.
Bu bir ay içinde anlattıklarım dışında bir şey de yapmıştım. Cadıları var gücümüzle aratıyordum. Babam bu konuyla ilgilenirken fazla üzerine düşmemiştim ama şu anda kaçınılmaz olan savaşın habercisi olan rüyalarım geri gelmişti.
Masanın etrafındaki sandalyelere onları oturtarak haritayı masanın ortasına koydum. Cadıları aradığımız bölgelere bayrak koydum.
"Evet, cadıları bu bölgelerde bulamadık. Onları en kısa sürede bulup Fontaine'in geleceğini kurtarmalıyız," dedim.
Efsin ayağa kalkarak masadaki haritaya elini koydu.
"Maeve, cadıları canla başla aramaya devam ediyoruz fakat sanki haritada olmayan bir yere saklanmış gibiler," dedi.
Efsin birkaç dakika kendi etrafında dönerek "sürekli haritadan silinmiş gibi bir yer" demeye başladı. Aklına gelen şeyle gözlerini büyüttü.
"Bingo, tabii ya nasıl düşünemedik bunu?" dedi.
Heyecanla neresi olduğunu sorduk. Efsin haritada arayarak küçük bir alanı gösterdi.
"Burasının adı Muspelheim. Bu bölgenin adı 'ateş diyarı' olarak bilinir ve kimse bu diyara gitmez. Sebebine gelirsek, bu diyarda bir ateş kuşu vardır. Efsanelere göre bu ateş kuşu gördüğü her canlıyı yer. Tahmin edebileceğiniz üzere cadılar buradaki ateş kuşunun peşinde olabilir. Ateş kuşunun gücünü aldıklarında ortaya katıksız bir canavar çıkabilir. Bu canavar da Fontaine'in sonu olur," dedi.
Efsin'in anlattıkları karşısında hepimiz kara düşüncelere daldık. Ben yerimden kalkarak konuşmaya başladım.
"Eğer cadılar buradaysa bu bölgede savaş için hazırlanmalıyız. Öncelikle Ezra, toprak bükücüleri; Efsin, hava bükücüleri; İdony, su bükücüleri toplamalısınız. Ben de ateş bükücüleri toplayacağım. Bu süreçte Birleşik Krallık'a bir beyanname gönderelim. Babam ve annem bu savaş için kıtadaki tüm uyumsuzları toplasın. Her şey tam olduğunda bu bölgede olacak savaş için birliği toplayacağız. Şimdiden kolay gelsin," dedim.
Toplantımız bittikten sonra vedalaşarak dağıldık. Canla başla çalışıp çok iyi bükücülerden oluşan büyük bir ordu topladık. Savaş için her şey tam olduğunda herkes benden gelecek olan emri beklemeye başladı.
Hâlâ emir vermemiş olmamın sebebi Birleşik Krallık'tan uyumsuzlar gelse de anne ve babamın gelmemiş olmasıydı. Agora ile sürekli iletişim halindeydik ama içimde tuhaf bir his vardı. Korkudan daha çok farklı bir duygu gibiydi. Tüm yöneticiler ve topladığımız ordu sarayın bahçesinde beni bekliyorlardı. Cehennem Kıtası'nda herkesi toplamıştım.
Kararsız kalan vücudumu dinlemeden sarayın avlusunun üzerindeki sahneye çıktım. Beni gören herkes saygıyla eğilmeye başladı. Sahnenin ortasında durarak tüm milletlere seslendim. Ezra sıranın önünde olup bana gülümsedi. Ben de ona çaktırmadan göz kırptım. Milletlere bağırarak planı anlatmaya başladım.
"Sevgili, birbirinden ayrı altı boyutun güçlü bükücüleri, Fontaine'i korumak için bu zorlu savaşa katılacağınız için şimdiden çok teşekkür ediyorum. Savaşa gitmeden önce sizlere iki saat veriyorum. Bu iki saat içinde tüm hünerlerinizi gösterebileceğiniz bir yer ayarlandı. Şimdiden iyi çalışmalar. İki saat sonra tüm kıtaların komutanları, ordularınızı gideceğimiz ateş diyarına ışınlayın," dedim.
Sahneden ışınlanarak gittim. Bana verilen odada dört dönüyordum. Annem ve babam neden gelmemişlerdi? Artık çok endişelenmeye başlamıştım. Bu günde beni yalnız bırakmayacaklarına emindim. İki saat geriye atmamın sebebi de buydu zaten. Odama gelen Ezra halimi fark edince korkuyla sordu.
"Maeve, bir şey oldu değil mi? Kaç gündür bugün için çalışıyorsun ve savaşı iki saat erteledin. Ne oldu, anlatmak ister misin?" dedi.
Ezra'ya endişemden bahsedince bana sarıldı. Annem ve babamın geleceğinden bahsedip bana destek oldu. Ezra sayesinde tekrardan kendimi iyi hissetmeye başlamıştım. Endişemi kenara atarak savaş için hazır olmalıydım. Agora ile iletişime geçip savaş alanına gitmesini söyledim. Kılıcı koyduğum yerden aldım ve kılıcıma sımsıkı sarıldım.
Bugün o cadıları yenecektim ve Fontaine'i kurtaracaktım. Kılıcımı belime takarak odadan ışınlandım. Komutanlar orduları toplayınca benden komut beklemeye başladılar. Kafamla onlara komut verdim. Savaş alanına büyük ordumla beraber ışınlandık.
Ateş diyarının önüne geldiğimizde elimi kaldırarak orduyu durdurdum. Atımın yönünü geriye çevirerek orduya seslendim.
"Sevgili savaşçılar, buradan sağ dönemeyecek olanlarımız olacak belki de ama kanınızın son damlasına kadar Fontaine için savaşın. Tanrı bize yardımcı olsun. Savaşa!"
Orduya moral verdikten sonra diyara girdik. "Tanrı bize yardımcı olsun" dediğim kısım aslında bendim. Ben sonuna kadar onlarla savaşacaktım. Tanrı olduğumu daha kimse bilmiyordu ama bugünün sonunda öğreneceklerdi.
Atlarımızla son sürat diyarın dağından aşağıya doğru indik. Diyar bizim aksimize çok sakindi. Bu sakinlik hiç normal bir durum değildi. Atımı sürmeyi bırakarak yavaşça yerden yükseldim. Bu sessizlik hoşuma gitmemişti. Ordunun tüm dikkati üzerimdeydi. Etrafı incelerken gördüğüm şeyle bağırdım.
"Herkes hazır olsun, geliyorlar!"
Aşağıya inmeden karşı taraftan bize doğru gelen devasa karanlıktan oluşmuş canavarları gördüm. Tüm ordu canavarlara doğru gitmeye başladı. Ben bu canavarları bir yerde gördüğüme emindim. Ben iyice düşünürken kapışma başlamıştı. Aklıma gelen şeyle gözlerim yuvasından çıkacak gibi oldu. Bu canavarlar rüyama gelip beni küçümseyen canavarlardı.
Orduya yardım etmek için son sürat uçtum. Canavarların merkezine sert bir iniş yaptım. İndiğim yer bir gölün içiydi. Elimle etrafımdaki suyu büktüm. Havada keskin buzdan mızraklar haline getirdim. Tüm gücümle canavarlara fırlattım.
Mızraklarım birer birer canavarları devirirken arkamdan yükselen kara dumanla tüm dikkatimi oraya verdim. Dağın arkasından bize doğru yükselen yerden siyah sinir ağları geliyordu. Her yeri parçalayarak gelen bu ağlara doğru kılıcımı çekerek sudan uçarak yükseldim.
Orduyu bulmadan önce bunları kesebilmek için elimden geldiğince hızlı davrandım. Ağlar her yeri kaplayarak gelmeye devam etti. Ezra bana yardıma gelerek yerden yükselen ağları kesmeye başladı. Ağları kestikçe çoğalıyordu. Bu durum canımı sıkmaya başlamıştı. Dağın zirvesine doğru Ezra'yı alarak atı sürmeye başladım.
Ezra ne yapacağımı merakla bekliyor olacaktı ki dağın arkasında gördüğü devasa canavarla bana baktı. Ezra'ya doğru döndüm. Birbirimizi duyacağımız mesafede Ezra'ya seslendim.
"Ezra, cadılar birleşmişler ve içine ateş kuşunu almışlar. Ne yapacağız?" dedim.
Ezra tekrardan devasa canavara baktı. Evet, tam dediğim gibi birleşim çoktan gerçekleşmişti. Sinirle bir küfür savurdum. Atımızın bacağının altından yükselen ağ ile dengemizi kaybedip yuvarlandık.
Kötü düşüşün ardından korkuyla yerden kalktım. Ezra benden daha kötü düşmüştü. Atın tüm vücudu üzerindeydi. Korkuyla Ezra'ya koştum. Ezra'nın ağzından kan geldiğini görünce telekinezi yeteneğimi kullanarak ölü atı Ezra'nın üzerinden kaldırdım. At kalkınca Ezra derin derin nefesler almaya başladı. Onu yerden kaldırdım. İyi olduğunu görünce ona sarıldım.
"Ezra, kendine çok iyi bak, tamam mı? Lütfen geriye in ve orduya yardım et. Ben bu canavarla ilgileninceye kadar hiçbir şekilde orduyu buraya getirme. Canınızı tehlikeye atmak istemiyorum," dedim.
Ezra korkuyla kolumu tuttu. Bana yalvarırcasına baktı.
"Maeve, lütfen gitme. Başına bir şey gelirse yaşayamam, anlıyorsun değil mi?" dedi.
Ezra'ya çoktan söylemem gereken şeyi itiraf ettim.
"Ezra, bana bir şey olmaz, merak etme. Çünkü ben yerlerin ve göklerin tanrıçasıyım. Eğer bana bir şey olursa kıyamet olur. Bundan dolayı asla endişelenme..."
Ezra şaşırarak bana baktı. Ciddi olduğumu görünce bana sormak için tam ağzını açmıştı ki cadılardan bize doğru gelen siyah ağı görünce korkuyla Ezra'yı ittim. Son anda kurtulmuştuk. Ezra bana son kez "gitme" der gibi baktıktan sonra dediğimi tutup orduya yardım için gitti.
Dağın zirvesine çıktım. Canavar beni gördüğünde iğrenç kahkahasını bırakarak her yerde yankı yaptı. Sinirle bağırdım.
"Bugün burada işin bitecek! Sen gülmeye devam et, şerefsiz!" dedim.
Ardından tüm hava karardı. Gökyüzüne doğru baktığımda gülümsedim. Tüm gücümle kılıcımı çekip canavarın üzerine uçtum. Zorlu kapışmanın içerisindeydim. Delirircesine kılıcımı canavara saplıyordum. Canavardan çıkan sarmaşık benzeri siyah kol bacağımı sardı. Beni uzağa fırlatmaya yetmişti.
Düştüğüm yerden zorlanarak kalktım. Ağzımdan gelen kanı elimin tersiyle sildim. Canavara doğru hamle yapacakken arkamdan gelen sesle durmak zorunda kaldım. Prens Leo hava topunun içinde bana doğru gelmişti.
"Maeve, durmalısın, hemen şimdi durmalısın!" dedi.
Anlamsızca Leo'ya baktım.
"Ne demek durmalıyım! Buradan dönüş yok Leo, onları yok edeceğim," dedim.
Tekrardan gitmek için ayaklanırken Leo kolumdan tuttu.
"Maeve, sana nasıl söyleyeceğim bilmiyorum ama canavarın içinde Kral Drogo ve Kraliçe Faust var. Bu yüzden durmalısın," dedi.
Duyduğum şeyle gök gürledi ve diyarın her bir noktasına şimşekler çakmaya başladı.
"Sen ne diyorsun! Sen ne diyorsun! Yalan değil mi, yalan?" diye korkuyla bağırdım.
Leo'nun gözlerinden düşen gözyaşıyla gerçek olduğunu anladım. Yere çöktüm. Hayal kırıklığıyla bağırdım.
"Hayırrrrrrr!"
Ben ağladıkça her yerde şimşekler çakmaya devam ediyordu. Leo bana doğru gelen sinir dalgalarından korumak için hava büküyordu. Ben ağlarken hiçbir şey yapamıyordum. Bunu bana nasıl yaparlardı? O cadılardan o kadar nefret ediyordum ki sinirle ellerimi yumruk yaptım.
Toprağa attığım sert yumrukla yer sallanmaya başladı. Leo'yu elimle havaya kaldırdım. Leo bana anlam veremeyerek bakıyordu. Onu ışınlayarak ordunun yanına gönderdim. Bu sırada yeryüzüne inen devasa büyüklükteki tanrıçalara ve tanrılara baktım.
Benim için gelmişlerdi. Beni gören tanrıçalar ve tanrılar eğilerek selam verdi. Arkamızdan yükselerek gelen Agora da tüm ihtişamıyla savaş alanında rüzgâr çıkarmıştı.
Agora'nın üzerine oturarak son sürat cadılara uçtum. Cadılar ile zorlu geçen kapışmanın sonucunda canavarı yok etmek üzereydik. Cadı, tanrıçaları ve tanrıları bir anda telekinezi ile uzağa fırlattı. Bana kahkaha atarak gülmeye başladı.
"Annen ve baban güçlenmem için büyük ruhtular. Sen de, bu aptal tanrılar da benim için yemsiniz. Hâlâ fark edemedin mi? Yazık..."
Canavarın pis kahkahaları karşısında delirecek gibiydim. Benden o kadar şey almışlardı ki hâlâ gülmeye devam ediyorlardı. Gözümden düşen gözyaşlarını serbest bırakarak ağlıyordum. Agora beni cadılardan uzak bir yerde indirmişti. Bana üzülerek baktı.
"Maeve, ne olursa olsun yanında olan birçok kişi var. Aileni o cadılardan kurtarmak için elimden geldiğince savaşacağım. Kendini toplamalısın," dedi.
Agora uçarak yanımdan gitti. Savaş şu anda nasıl bir durumdaydı bilmiyordum ama tek bildiğim annemi ve babamı kaybettiğimdi.
Ben delirircesine ağlarken sanki zaman durmuştu. Gözlerimi yavaşça açtığımda karşımda hayat tanrıçası vardı. Bana yaklaştı.
"Aileni canavardan kurtarmalısın ki ruhlarını son kez de olsa görmelisin, saygı değer tanrıçamız," dedi ve silueti gözden kayboldu.
Ağlamam hâlâ kesilmemişken toprağa iki elimi de dayadım. Hayat tanrıçası haklıydı. Ailemin ruhunu o pislikten kurtarmalıydım. Karşıdaki devasa canavara kin ve nefretle baktım.
Arkamda yükselen hortum ile yerden bir anda ışık sütunları çıkmaya başladı. Hortum canavara doğru ilerledi. Yükselen ışıkları tüm gücümle çoğaltmaya başladım. Ben yürüdükçe arkamdan yükselen ışık sütunları geniş bir bölgeye hâkim oldu. Işıklarım ile canavarın karşısına geçtim. Elimi canavara doğru uzattım. Işıklar canavarın etrafını kaplamaya başladı. Işığımdan rahatsız olan canavar delirircesine çırpınmaya başladı.
Beni gören Agora, tanrıçalar ve tanrılar hatta tüm ordu durdu. Yerden bağırarak uçtum. Canavarın başını elimdeki kılıcımla kestim. Bir anda gökler ve yerler oynamaya başlamıştı. Işığımın yanında karanlıktan oluşan canavarlar eriyerek yok olmuştu. Baş düşmanım olan cadıların birleşimi olan canavar taşa dönüşmüştü.
Kestiğim, taşa dönen kafanın üzerine ayağımla bastım ve tuzla buz oldu. Herkes beni alkışlamaya başladı. Ordunun yarısı ölmüş, hayatta kalanları ise ağır yaralıydı. Bu halde bile beni alkışlıyorlardı. Arkama döndüm. Tanrıçalar ve tanrılar önümde diz çöktü. Onlar gözden kaybolarak gittiler. Uçurumun kenarında annemin ve babamın ruhunu görünce koşarak oraya gittim. Bana ağlamakla bakan annem ve babam seslendi.
"Maeve, üzülme, bu bir son değil. Sen ve ağabeyin bizim gözümüzün çiçeği. Ruhumuzu bu canavardan kurtardığın için sana çok minnettarız. Kızım, biz gitsek bile arkamızda siz olduğunuz için mutluyuz. Kraliyetin başına geçip tüm boyutları koruman son isteğimiz. Canım kızım, seni ve ağabeyini çok seviyoruz," dediler ve yok oldular.
Yere çökerek sinirle ağlıyordum. Herkesi kurtarmıştım ama anne ve babamı kurtaramamıştım. Arkamdan gelen Zelan ile ona baktım. Kalkarak ağabeyime sarıldım. Ağabeyim de ben gibi yıkılmıştı. İkimiz de yere çöktük.
Bizi sessizce çevreleyen orduyu hiç aldırış etmeden ağlıyorduk. Yanımıza gelen kraliyet işlerinden sorumlu olan komutan ile birbirimizden ayrıldık. Bana hitaben konuşmaya başladı.
"Saygı değer prenses Maeve, kral ve kraliçemizin son isteği olan şey sizi kraliçe olarak ilan etmemdi. Şimdi tüm boyutların halkı önünde sizi kraliçe ilan ediyorum. Taç giyme töreninden sonra resmi kraliçe siz olacaksınız," dedi.
Tüm ordu önümde diz çöktü. Ağabeyim de diz çöktü. Ben ağabeyimi yerden kaldırdım. Ve konuşmaya başladım.
"Ben resmi olarak kraliçe olsam da Birleşik Krallığı ağabeyim Prens Zelan'ın yönetmesini istiyorum. Ben tüm kıtaları sonuna kadar korumak için yöneticilik yapamam," dedim.
Zelan şaşırarak bana baktı. Ağabeyime gülümseyerek kolunu sıvazladım.
"Abi, hani hatırlıyor musun? Sidra Birleşik Krallık'a ilk kez geleceği zaman sırf tanışmaktan korktuğun için bana gelmiştin ve bir şey demiştin. İşte o şey: 'Canım kardeşim, bu konuda bana yardım eder diye düşünüyorum...' demiştin. Şimdi onun yerine sayarak bana yardım eder misin?" dedim.
Ağabeyim gıcık halini geri takınarak mızmızlandı. Tüm ordu bize gülüyordu. Ben de onlara katılarak güldüm. Ağabeyim teklifimi kabul ederek yönetici olma yoluna girdi. Uçuruma doğru döndüm. Ezra arkamdan gelerek belime sarıldı. Kulağıma bir şeyler fısıldadı.
"İlk date için hazırlan Maeve. Yarın ilk öpüştüğümüz yerde seni bekliyor olacağım."
Bölüm Sonu
Her film burada bitmediği gibi benim kitabım da bitmedi. Küçük bir ek part ekledim.
Bu partı okumadan önce finalimizi nasıl buldunuz sevgili okuyucularım?
Hayal gücümün içinde yaşayan Maeve ve Ezra'yı size ne kadar etkili aktardım bilmiyorum ama bu güzel hikâyeyi sonuna kadar takip ettiğiniz için teşekkür ederim. İyi ki varsınız...
Ek Part
Bindiğimiz gondolun üzerindeydik.
Sırtımı Ezra'ya yaslamıştım. Gecenin güzel yıldızları arasında göle fenerlerimizi koyuyorduk. Fenerimizi koyduktan sonra birbirimize doğru baktık ve gülümsedik. Aynı anda tüm okuyuculara seslendik.
"Bu hikâye burada bitmedi. Bizim için çok uzun yıllar var. Sizlerle çok güzel bir zaman geçirdik. Hikâyemiz neredeyse yedinci aya girmek üzereyken bitti. İkinci sezonda sizi merakla bekliyoruz. Kendinize iyi bakın."
~Son~


