/story/210553/burası-olmak-zorundamıydı/toc
Burası Olmak Zorundamıydı? | Penana
arrow_back
Burası Olmak Zorundamıydı?
more_vert share bookmark_border file_download
info_outline
format_color_text
toc
exposure_plus_1
coins
Search stories, writers or societies
Continue ReadingClear All
What Others Are ReadingRefresh
X
Never miss what's happening on Penana!
G
Completed
Burası Olmak Zorundamıydı?
Nevîs
Intro Table of Contents Top sponsors Comments (0)

Soğuk ve kuru bir eylül akşamüzeriydi. Eski model bir araç, belki de on ayrı neslin ayakları altında ezilmiş, mağrur kalmış kaldırım taşlarını yavaşça, adeta korkarcasına arşınlıyor; bu yaşlı yolun sonuna doğru ilerliyordu. Ne vardı bu yolun sonunda, araba bile niye bu istikametin son durağından korkuyordu? Evvela cevabı insana hüzün veren, ziyadesiyle dramatik bir nedendi.

Korkan şey araba değil, ömrü boyunca ailesinin yanından ayrılmamış, dizlerinin dibinde büyümüş bir garip Anadolu evladı Atıf idi. Atıf, İç Anadolu’nun bir şehrinde doğmuştu; orada büyümüş, ona alışmıştı. Dili, oturup kalkışı, olaylara bakışı, mantığı, her şeyi ile adeta Anadolu’yu emsal eden bir çocuktu (ergenliğin getirisi olan nazar boncuğu özelliklerini saymazsak). Şimdiyse tahsiline daha bir “sağlam” şekilde devam edebilmek için İstanbul’un gri, nefessiz; Ademoğlu’nun en çetininin bile böğrünü sıkan kasvetli sokaklarına, kalabalık ve gergin yollarına mahkûm olmuş, kendince edilmişti. Yolun sonunda onu bekleyen yurt ise tatiller hariç dört koca yılını geçireceği, kim bilir ne sorunlarla yüzleşeceği, kendisinin ve içindeki diğer kendisinin sesleri ve fikirleriyle hapsedileceği yer idi. Aslında yurdun nasıl bir yer olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu; lakin kendi kafasında o psikoloji ile kurduğu senaryolardan ötürü bu dört duvar, bir çatılı eski binanın kendisine azap verecek bir yer olduğu kanaatine varmıştı. Yeni yeni girilmiş ergenliğin verdiği inat ile kulaklarını aksi her şeye karşın kapamıştı.

Nihayetinde arabadan inmişlerdi; ellerinde valiz, çanta ve poşetler ile yurdun kapısından girdiler. Girdikleri gibi, sanki kendilerini özel misafirlermişçesine bekleyen, muhtemelen yurdun öğrenci sorumlularından, ellisine merdiven dayamış, sakallarına yer yer aklar düşmüş ve bu çehresi ile ayaklarının tozu ile gelen bu aileye bakarak güven vermeye çalışan bir tebessüm ile onları karşıladı. Ne yazık ki kendi gözünün kötülüğü ile bu kar kadar temiz adamı süzdüğünde binbir ayrı fenalık ve kötü niyet görmüştü. Gözüyle gördüğünü yahut gördüğünü sandığı şeyi gönlüyle sezdiğine inanıyordu; farkında değildi ki tek yaptığı kendini kandırmaktı ve böyle yapmasının sebebi ise zihnini meşgul eden asıl sıkıntı verici şeyler yerine başka şeyler düşünebilmekti; zira bu durumu gördükçe ağlayacak gibi oluyor, geri dönmek için ailesinin ayaklarına kapanıp yalvaracağından korkuyordu.

Bu noktadan sonra geri dönüş yoktu artık; gemiler onun iradesi dışında yakılmıştı. Köşeye kısılmış çaresiz hayvanlar gibi kendini korumak için suçlama mekanizmasını çalıştırıyordu; korku, çaresizlik ve endişe insanı ne kadar ilkelleştiriyordu. Bunların en kötüsü, bütün bunları farkında olmadan, bilinçsizce yapıyordu; kendisinin farkında değildi, aklı o kadar selim değildi. Kendilerini karşılayan görevli ile bir süre ailesi konuştuktan sonra en kötü vakalardan biri olan vedalaşma vardı. Atıf son kez ana babasına baktı, sarıldı, koklaştı. Annesi gözyaşları içindeydi; ne kadar mutlu olsa da biricik oğlunu hiç bilmediği bir memlekete tek başına bırakıp gidecek, hayatına devam edecekti. Oğluna uzun uzun sarıldı, hiç bırakmayacakmışçasına; baktı gözlerine, bir daha göremeyecekmişçesine. Başkaları için bir dakikadan ibaret olan bu an, odadakiler için ölçülmesi imkânsızdı; zaman durmuş, akmayı reddediyordu, direniyordu bu anayı evladından, her şeyinden ayırmamak için. Tüyler bir gülünki gibi diken dikendi.

Ana ve oğul, devasa bir sessizlik ve hüzün ile birbirinden ayrıldı.

Babasıyla vedalaştı Atıf; iki erkek de çok sakin ve duygusuz gözükmeye çalışsa bile babanın hâli gözlerinden anlaşılıyordu. Güçlü olmalıydı; bir babanın olması gerektiği gibi dik durmalıydı. Helalleştiler. Atıf arkasını dönüp gitmeden önce, sıkı sıkı tuttuğu dudaklarının arasından son bir ses işitilmişti: “Allah’a emanet olun.” Elindeki yüklerin bir kısmını görevli almış, diğer elini gencin sırtına koymuştu; beraber Atıf’ın yeni odasına gidiyorlardı. Yolda görevli yurt hakkında bilgiler veriyor, anlatıyordu. Sadece ondan değildi: “Bak evladım, senin için çok zor olduğunu biliyorum; ben de bu yollardan, bu koridorlardan geçtim, benim için de çok üzücüydü. İşte tam da bu yüzden şu an buradayım; bu yollardan geçecek kişiler için kolaylaştırmak, bu yurdu yaşanabilir bir yer yapmak için. Benim zamanımda benim karşılaştığım insanlar hep kötüydü; bunlar tekrar olmasın diye bu işe ömrümü verdim. Uzun lafın kısası, her durumda bana gelebilirsin; her durumda.

Paraya ihtiyacın duyduğunda, daraldığında, sıkıldığında, üzüldüğünde,

Aklında bir soru olduğunda ve hatta âşık olduğunda.”

“Ben burada bir büyüğün ya da idarecin olarak değil, yoldaşın olarak varım; bunu unutma.”

Bütün bu sözleri sessizlikle dinledi, cevabını da sessizlikle verdi. Gencin bu tavrı görevliyi suskunluğa sevk etti.

Atıf’ın asıl dikkatini çeken duydukları değil, gördükleriydi. Beyaz rengi solmuş, tavandan akan sular ile kararmış, belki de ruhunu çok uzun seneler önce teslim etmiş duvarların cesetleri. İnsana kendini sorgulatan, nefretlik ve bir sineğin sebep olduğu rahatsızlık misali florasan lambaların aydınlattığı labirent benzeri uzun, geniş koridorlar. Soğuk ve acımasız beton zeminin üzerini kapatan kırmızı desenli, pis ve tozlu halılar. Sanki içine girenlerin ebediyen acıya mahkûm olduğu hapisten hallice odalara açılan, sanki asırlık ahşap gıcırdayan kapılar. Hepsi daha odasına varmadan gözleri önüne serilmişti.

Nihayetinde odaya vardılar. Üç katlı yurdun en üst katından şehre geniş bir bakışı olan, altı kişilik tahta ranzalı, orta boy dolaplı bir odaydı. Odanın ortası boştu; sadece ufak, kirli bir halı vardı. Ranzalar odanın soluna (kapıdan girince sola), dolaplar ranzaların karşısına yerleştirilmişti. Odanın kuzeyinde ve güneyinde birer tane olmak üzere eski tip (bol sulu – kaçağı arızası yapan türden) petekler bulunuyordu. İki adet genişçe cam, şanslı olacaklar ki şehrin güzel bir manzarasını sunuyordu. Işıklar aynı koridordaki gibiydi. Neyse ki sadece iki tane olduğu için odayı tamamen aydınlatmıyor, loş lakin hoş bir ortam sunuyordu.

Atıf hemen, kendisinden başka kimsenin olmadığı odada en cam tarafından alt ranzayı kaptı, dolabını da hemen karşısından aldı. Genç eşyalarını yerleştirirken görevli sessizce onu izliyor, kendi gençliğini hatırlayarak geçmişi yad ediyordu. “Sanırım geçmişin acımasız pençelerinden hiç kurtulamıyoruz.” demekle yetindi kendine. “Ben gitmeden...” Atıf’ın kafasını kaldırmasıyla duraksadı. Bir saniyeliğine göz göze geldiler; o an görevli daha önce hiç görmediğini fark etti. Dehşete düşmüştü. Böylesine genç ruhlu çakır gözlerin kendisine bu kadar ruhsuz, boş ve kaybolmuş bakması görevliyi korkutmuştu. Hiçbir şey demeden arkasını dönüp ivedilik ile odayı terk etti. Atıf görevlinin bu tavrına hiç içerlemedi, garipsemedi; suskunluk andı içmişçesine sessizdi.

Eşyalarını dolabına yerleştirirken bütün giysilerini tek tek kokladı; memleketin kokusunu ve sonra bu kokunun kaybolmaması namına dolabını adeta mühürledi. İşleri bitince ışığı kapatıp yatağına uzandı; pek rahatsız olan yatağında, yolun vermiş olduğu yorgunlukla hareket dahi edemiyordu. Gıcırdayan ranzasında derin bir nefes almasıyla odanın rutubetini, tozlu “havasız” havasını içine çekmişti; çektiği gibi şiddetle öksürmeye başladı. Öksürükler arasında zorlanarak da olsa doğruldu ve cama yöneldi. Camı açarken karşı karşıya geldiği manzara, pis ve tozlu camların mermerin iğrençliğini unutturmuştu. Alabildiğine uzanan binaların kıpraşan ışıkları arasında İstanbul Boğazı kendisi için inanılmaz büyüleyiciydi. Ve bu binaların bittiği yerlerde yeşil dağları, tepeleri gördü; kendisine memleketini hatırlatmıştı. Bu dağlar da tıpkı memleketi gibi ulaşılması imkânsız bir şekilde karşısında dikiliyordu. Bu anda, farkında olmadan yanaklarını ıslatan sıcak sıvıların gözlerinden çenesine uzandığını hissetti. Gözyaşından başka bir şey değildi elbette. Ellerini yanaklarına götürdü, korkarak. Ağlıyordu, hem de olabildiğine çok. Anlam veremedi, kabullenemedi; ağlamasına, gözyaşı dökmesine değil, bulunduğu yere, gün içinde yaşadıklarına. Hepsi kum tanesi gibi akıp gitmişti; şimdi yanındaki tek gerçek, keskin ve kesin yalnızlığıydı. Yapayalnızdı; yabanıl bir şehirde, yabancı bir odada kimsesizdi. Gökyüzündeki tek başına kalmış yıldız gibiydi. Tanrı’nın yalnız adamıydı.

Tüm bu düşünceler ile ellerini kafasına götürdü; iki taraftan sıkıyor, delice bir umutsuzluk deryasında yüzüyordu. İçinden geçiriverdi:

“Allah’ım, ben şimdi ne yapacağım? Günlerimi nasıl geçireceğim, bu yabancı memlekette ne olacak bana?”

Dertler beynine hücum eder iken kendini yatağına atıverdi, kulaklıklarını taktı. Müzik açmadan önce kendisine atılan program saatlerini hatırladı, alarmını kahvaltı saatine göre kurdu. Müzik dinlemeye başladı ve ne kadar geçtiğini bilmediği bir süre sonra uyuya kaldı.

Sabah alarmından önce uyanmıştı; camı açık unuttuğu için oda havasız değildi. Dışarı baktı, gün ağarmış; Boğaz’a hafif bir sis perdesi çökmüştü. Lavaboya gitti. Maalesef ki lavabo katın ortak lavabosuydu. Yurdun geri kalanı gibi eski ve kirliydi, bakıma ihtiyaç duyuyordu. İğrenme duyguları içinde işini halledip yüzünü yıkadı. Aynaya baktı, düne göre çok daha iyi bir hâldeydi. Buna inanması gerekiyordu; hâlâ çok kötü bir hâlde olsa bile. Odasına dönerken tek tük çocuklar gördü; kimileri neşe ile sohbet ediyor, kimileri sessizce telefon oynuyordu.

Üstünü değiştirdi. “Buna alışmam zaman alacak.” diyordu. Aşağı katlardaki yemekhaneye terliği ile indi. Yemekhane büyükçe bir yerdi. Yemekte “menemen” vardı. Tabağını doldurduktan sonra boş bir masaya oturdu. Menemenin tadı annesinin yaptığından çok daha kötüydü; lakin aç kalmak istemiyordu. Bir süre özlem ile düşünürken kendi kendine, yanına dün akşamki görevli oturdu. Atıf bu sefer daha tahammüllüydü; adamla biraz da olsa konuşmak istedi.

“Günaydın Atıf, uyuyabildin mi?”

“Evet, evet; uykumu aldım.”

“Ne güzel.” Bir saniye duraklar. “Benim adım Fatih; dün çok konuşamadık. İstersen kahvaltıdan sonra çay eşliğinde etrafı dolaştırayım, hem hava almış olursun.”

Atıf ne kadar sohbet etmek istese de: “Daha sonra olur, Fatih abi; şu an yapmam gerekenler var, üzgünüm.”

Bunu derken aslında içinde dertleşme, kendini açma arzusu vardı; lakin yapamıyordu, henüz hazır değildi.

Kahvaltıdan sonra odasına geçti; hâlâ boş iken tadını çıkarmalıydı. Beş tane yabancı ile sene boyunca beraber olacaktı zira; kendisi her ne kadar istemese de bu böyle olacaktı. Beş farklı insanın gürültüsü, dağınıklığı, ayrı ayrı nazları ve başına açacağı problemleri düşünüyordu; zor olacağı gün gibi aşikârdı. Muhtemelen bir yerden sonra yadırgamayacak, sefalet dolu bu hâlini kabullenecekti ama bu hiç de kolay olmayacaktı.

Telefonuna baktı, günün gezisine daha çok vardı. Süleymaniye, Ayasofya, Sarnıç, dikilitaş, Kız Kulesi gibi pek çok yerlere gideceklerdi ki bu, Atıf’ın olumlu ve hevesli gözle baktığı belki de tek şeydi. Vakit geçirmek için kitap okumaya karar vermişti; bir sürü roman getirmişti zira. Okumayı, kelimelerin arasında kaybolmayı, satırların dünyasına dalmayı, noktalama işaretleri ile duygularını yaşamayı, sayfaların büyüsüne kendini kaptırmayı gerçekten çok seviyordu.

Atıf kitaba o kadar bağlanmıştı ki, giren “kıymetli” oda arkadaşının bozulma dahisi varmamıştı. Çocukları girince ilk olarak “Selamün aleyküm.” dedi; Lakin Atıf hala kitaptaydı. Çocuk da madem öyle, bari yerleşeyim diyerek eşyalarını yerleştirmeye, kendine yatak seçmeye çalışmıyor. Ranza olarak Atıf'ın üst katını seçmişti. En sonunda bu genç, Atıf'ın yüzüne sürülerek: “Selamün aleyküm, arkadaşlar; bölüyorum ama kusura bakma.” Atıf'ın sürpriz-şok dolayısıyla irkilmesine sebep olan taahhüt. Kekeleyerek “Aleyküm selam.” diyebilmişti. "Hayırdır kardeş, iyisin ya? Korkuttum mu yoksa?"

"Estağfurullah, ne korkutması; sadece biraz dalmışım. Sorduğun için sağ olasın." Yüzünde bir gülümseme.

“Sanırım sen yeni oda kardeşlerdensın.” Elini uzatır. “Benim adım Aydın; normalde İstanbul'da oturuyorum ama evim buraya üç saat mesafede, o yüzden yurtta kalıyor.”

Atıf eli sıkar ve gözlerinin içine bakar; Aydın isimli bu programın neşeli ve iyi niyetli olduğu onun hâlinden bellidir. Atıf da gülümsedir, hakiki şekilde.

“Ben Atıf; İç Anadolu'nun uzak bir şehrinden geliyorum ve merak etme, hiçbir şey kaçırmadın; ben de daha yeni bir dün gece geldim.”

“Odanın boş olmaması gerçekten güzel oldu; ilk günün yalnız kalması hakikaten zor olacaktı.”

Bu sözlerden sonra Atıf camdan uzaklara bir bakış attı ve yapraklarının arasından şu kelimeler, acı bir gülümseme eşliğinde dökülüverdi:

“Haklısın, gerçekten zor oldu.” Aydın'ın dünyasına geri döndü. “Herkesle tanıştığımızda memnun oldum, dostum.”

“Ben de.”

Uzun bir süre havadan sudan, hobilerden, yapabileceklerden, oyunlardan konuştular; ta ki gezi vaktine kadar.

Gezi için toplanma alanı giderken Atıf, oda arkadaşına yurt görevlisini sordu; “Nasıl biri?” vs. Sorulardı bunlar. Onu ne kadar ilk gördüğünde hissediyorklarından uzaklaşmış olsa da, kendisi onun yanında rahat bir şekilde konuşuyor, konuşurken geriliyordu. Çok yersiz ve nedensiz gelişiminin bilincinde olsa bile, içinde peydah olan bu “şey”lere engel olmak imkân dahilinde mevcuttu. Aynı soru Aydın sorunca, daha önce odada olduğu gibi uzaklara bakarken soğuk, gerçek dışı, yapmacık bir cevap ile geçiştirdi. Gezi için ekip olsa da elit kişilik ilk sınıflara gidiyordu; dışarıdan bakıldığında hiç öyle görünmüyordu bile bu ekibinin yaptığı hisyat sefalet ve iğrenme doluydu. Belki de “öz bakım” mevsimin bihaber olan altı yıl bir çocuğun olgunluğa bile yettiği konusunda sıkıntı, Türkçeyi daha dünmiş, daha önce terbiye, saygı adı verilen kavramların yağmur gibi yağdığı şemsiye ile kale savunur gibi yağmurdan korumuş, bağıra bağıra konuşan ve domuz gibi sırıtıp kahkahalar atan “ergen” çocuklarından bu parçadan oluşan bu gruptan

Bir süre daha konuşmadan Aydın'la birlikte harekete geçmeyi beklediler. Tabii ki bu sürecin çevresini gözlemlemeyi unutmayan genç, bu yer hakkında güzel fikirler oluşturmuştu. Okulun içine de girmişti zira; yurt ve okul aynı bahçedeydi. öncelikle kültürel tarih kokan, nostalji rüzgârlarının eserek dünyasının vuran havası; sanki ona dokunsa yıllar önceden yapımına katkı sağlayan herkesin ter damlaları eline gül suyu misali bir ferahlık, esenlik temin edecek mimari; onun işlenmesinde başka bir sır, ayrı bir hikâye taşıyan; sanki içine girince daha önceki yıllarda, yolda giden fedakar insanların sıkıntıları, duaları, fısıltıları, gülmeleri, çığlıkları ve güzel çığlıklarını hapsetmiş; içtenlikle dinleyebileceğin ruhu ile, akustiği ile bütün bu unsurların temelindekileri derinden sarsacak, içten ruhuna ve ağlamaya tesir edecek yapısı Atıf'ın başını döndürmüştü. İki yıl yüz öncesine devam etmiş, o zamanın insana dönmüştü.

Lakin onun güzel şeyin sonucu olduğu gibi bu güzel atmosferin sonucu hızla gelişmişti. Dışarıdan gelen arkadaşının sesinin işittiği gibi adeta afallayarak dışarı çıkması gerekti. O gün o grup iyi yolları dolaştılar; İstanbul'a gelindiğinde bu mukaddes yapılara ayıp olacağı 

Show Comments
BOOKMARK
Total Reading Time: 14 minutes
toc Table of Contents
bookmark_border Bookmark Start Reading >
×


Reset to default

X
×
×

Install this webapp for easier offline reading: tap and then Add to home screen.