-
info_outline Info
-
toc Table of Contents
-
share Share
-
format_color_text Display Settings
-
exposure_plus_1 Recommend
-
Sponsor
-
report_problem Report
-
account_circle Login
Gökyüzü, bugün de o kadim gözyaşlarını sevdiğinin üzerine cömertçe döküyordu. Sanki bulutlar, yeryüzüne olan amansız aşkını ancak bu şekilde fısıldayabiliyordu. Trajik bir senaryonun başrol oyuncuları gibiydiler; ne tam anlamıyla kavuşabiliyor ne de aralarındaki o sağır edici sessizliği bozabiliyorlardı. Gök gürlediğinde, o kemikleri sızlatan ses sevdiğine haykırdığı bir sitem miydi, yoksa sadece kendine duyduğu öfkenin hıçkırıklara boğulmuş hali mi?
Aşkın kuralı,basitti aslında: Ne kadar derinden seversen, canın o kadar derinden yanardı. Peki ya sırf bu enkazdan sağ çıkmak için daha az mı sevmeliydi insan? Bu, ruhun bir savunma mekanizması mıydı yoksa düpedüz korkaklık mı?
Aşk; üç harf, tek bir hece... Oysa içindeki o devasa boşluğun hangi parçası tek bir heceye sığabilirdi? Mutluluk mu, huzur mu? Hangisi aşkın o yıkıcı, şehri yerle bir eden gücüyle aşık atabilirdi ki?
Afra, o sahte günaydınların, yapay gülücüklerin, buz gibi "bizim statümüze uymaz" cümlelerinin ardından kendini yine odasının dört duvarına hapsetmişti. Kitapların sayfaları, bir zamanlar en yakın arkadaşı olmuştu ama artık kelimeler bile ruhuna ağır geliyordu. Gözleri, pencereden dışarıdaki gri gökyüzüne takılı kaldı. Gökyüzü ağlıyordu. Belki de onun ruhundaki fırtınanın bir yansımasıydı bu gözyaşları. Annesiyle babasının o ‘profesyonel’ sohbetleri, beynin loblarından kalbin odacıklarına, bir virüs gibi sızıyordu benliğine.
Annesi, bir beyin cerrahıydı. Ellerinde hayatlar, parmak uçlarında incecik umut iplikleri… Hastalarının beyinlerindeki o incecik damarları onarırken, kendi kızının ruhundaki çatlakları göremeyecek kadar meşguldü. Afra, annesini severdi. Annesinin o yorgun ama şefkatli gülüşünü, eve geldiğinde saçlarına kondurduğu öpücükleri… Hepsi sanki uzaktan izlenen, dokunulamayan bir rüya gibiydi. Babası ise bir psikiyatrist. İnsanların zihinlerindeki karanlık dehlizlerde kaybolan, ruhlarının en derin kuyularına inen bir ‘aydınlatıcı’… Ama kendi evinin duvarları arasında, Afra’nın çığlıklarını, o sessiz sedasız yok oluşunu duyamayacak kadar sağırdı sanki. Babasıyla arasında hep bir mesafe vardı. Sanki görünmez bir buzdan duvar, babasını Afra’dan ayırıyor, onu hep bir ‘vaka’ gibi görmesine neden oluyordu. Baba sevgisi diye bir şey vardı evet, ama Afra’nın babası bu sevgiyi formüllerle, bilimsel terimlerle açıklıyordu sanki.
Akşam oldu. Evin her köşesinde sessizlik, bir hayalet gibi kol geziyordu. Yemek masasında yine o aynı sahne. Annesi, günün yorgunluğunu gözaltındaki halkalara hapsetmişti. Babası ise telefonuyla ilgileniyor, ara sıra annesinin anlattığı vaka detaylarına “Hmm, ilginç,” diye karşılık veriyordu. Afra ise tabağındaki yemeği kurcalıyor, lokmaları boğazına diziliyordu.
"Yeterince yemiyorsun, Afra. Bu aralar çok kilo verdin. Sağlığın için önemli," dedi babası, sesi monitörden yükselen teknik bir bilgi gibiydi.
"İyiyim baba," dedi Afra, midesindeki düğümü çözmeye çalışarak.
Annesi, sanki içindeki o derin kaygıyı bastırmak ister gibi elini Afra’nın omzuna koydu. "Canım, biliyorum zor bir dönemden geçiyorsun. Ama unutma, biz buradayız. Akşam seninle oturalım mı biraz? Hem ailecek bir film izleriz."
Afra’nın yüzünde soluk bir gülümseme belirdi. Annesi, bu dünyadaki tek sığınağıydı. "Olur anne," diye mırıldandı. Ama o film izleme planı, babasının gelen bir telefonuyla suya düştü. Acil bir vaka… Hastane… Yine aynı döngü.
Annesi, babasını uğurladıktan sonra sofra toplandı ve oturup biraz konuştular ama Afra iç dünyasını kendisi bile anlayamacak bir dönemden geçiyordu. Biraz konuştuktan sonra annesi çalışma odasına geçti. Afra' da odasına çekildi.
Yatağına uzandı. Gözleri kapalıydı ama zihni bin bir tilki dolaşıyordu. Okuldaki o sahte dostluklar, ihanetler, ailesinin o görünmez duvarları… Hepsinden kaçmak istiyordu. Bir rüyaya dalmak, asla uyanmamak…
Odanın içinde o tanıdık, elektrikli his yayıldı. Pencere kapalıydı, kapı da kapalıydı; ama O, oradaydı.
Yatağın sağ tarafı yavaşça çöktü. Her nasıl oluyorsa içeri giriyor zarar vermeden gidiyordu. Başta ne kadar korksada hayal mi gerçek mi ikilemi arasında kaldığı için ne yapacağını bilemiyordu.
Afra nefesini tuttu, gözlerini kapattı. Korkudan değil, bu anın büyüsünü bozmamak için. Bir kol, yavaşça beline dolandı. Öyle sıkı ama bir o kadar da narin sarmıştı ki, sanki Afra camdan yapılmıştı ve kırılmasından korkuyordu.
Gölge adam, Afra’nın sırtına sokuldu. Burnunu kızın kumral saçlarının arasına gömdü. Afra, onun derin nefes alışını duyabiliyordu. Yağmur, toprak ve eski bir kitabın kokusu gibiydi kokusu... Öyle baskın, öyle gerçekti ki.
"Yine yalnızsın..." diye fısıldadı adamın varlığı. Sesi bir ses değil, Afra’nın zihninde yankılanan bir titreşimdi.
Gölge adam, parmak uçlarını Afra’nın şakağında gezdirdi.Afra, bu adamın kim olduğunu bilmiyordu. Bir hayal mi yoksa gerçek mi bunu bile algılayamıyordu.
Ama her neysebu yaşadığı, annesinin şefkatinden bile daha derin bir sahiplenmeyle sarmalıyordu onu.
Adam, yüzünü Afra’nın boyun girintisine gömdü. Orada uzun bir süre durdu. Afra’nın kalbi göğüs kafesini zorlarken, adamın dudaklarının tenine değip değmediğini anlayamıyordu. Sadece o yoğun sıcaklığı hissediyordu.
Afra evde bu devasa yalnızlıkla baş başa kaldığında, bu gölge adam gelip onun yaralarını sarıyordu.Adamın eli, Afra’nın elini buldu ve parmaklarını onunkilere kenetledi. 190'lık devasa bir gövdenin, 170'lik narin bir kızı koruma içgüdüsüydü bu. Afra, başını hafifçe geriye atıp adamın göğsüne yaslandı. Orada atan bir kalp var mıydı, yoksa o kalp sadece Afra için mi çarpıyordu?
"Gitme," diye mırıldandı Afra, uykunun o ağır perdesi üzerine inerken.
Gölge adam, Afra’nın alnına belli belirsiz, tüy kadar hafif bir öpücük bıraktı. "Seni asla tek bırakmam," dedi o karanlık fısıltı. "Sen onun günahısın, ama benim nefesimsin."
Sabah olduğunda yine yalnız olacaktı, yastığında sadece o tanıdık koku kalacaktı; ama gece, o gölge adam yine gelecekti.
●○●○●○●○●○●○●○●○●○●○●○●○●○●○●○●○
Gölge adamın "Sen onun günahısın," diyen fısıltısı, zihnimin en ücra köşelerinde yankılanmaya devam ederken, o yoğun toprak ve eski kitap kokusuyla sarmalanmış uykumdan yavaşça sıyrıldım. Sabahın ilk ışıkları, odamın ağır perdelerinin arasından sızıp yüzüme çarptığında, yatağın sol tarafındaki o yakıcı sıcaklık yerini çoktan sabah ayazına bırakmıştı.
Yastığımda yine o aynı koku vardı... Öyle gerçek, öyle somuttu ki, elimi boşluğa uzattığımda parmaklarımın hala o buz gibi teni hissettiğini sandım. Gözlerimi tavana dikip bir süre öylece bekledim. Kalbim, dün gece yaşadıklarımın ağırlığıyla yorgun bir ritimde atıyordu. Bu yaşadıklarım, babamın kütüphanesindeki o ağır tıbbi kitaplarda geçen bir 'disosiyatif bozukluk' muydu?
Yataktan kalktığımda bacaklarım titriyordu. Salona geçtiğimde, o geniş L koltuğa baktım. Dün gece orada hissettiğim o soğuk nefes, ürpertici sarılış... Hepsi bir rüya olamazdı.
Tam o sırada annem, o her zamanki cerrah titizliğiyle hazırlanmış, elinde sabah kahvesiyle mutfaktan çıktı. Bakışlarında, sanki benim ruhumdaki o derin yarığı dikmek istiyormuş gibi bir ifade vardı. Ama o sadece fiziksel yaraları iyileştirmeyi bilirdi; ruhumdaki o görünmez mühürden haberi bile yoktu.
"Afra, yine mi o kâbuslar kızım? Gözlerinin altı çökmüş," dedi, sesinde samimi bir endişeyle.
"İyiyim anne," dedim, her zamanki savunma kalkanımı kuşanarak.
"Sadece... ev bazen çok sessiz geliyor."
Annem saatine baktı, mesai saati bir cellat gibi yaklaşıyordu. "Bugün yolda büyük otobüs kazası olmuş, biliyorsun. hastanede kalabilirim. Kapıları iyice kilitle, tamam mı?"
İşte o an, korku bir yılan gibi omurgamdan yukarı tırmandı. Bu gece evde tamamen yalnız kalacaktım. Kitaplığı kapının arkasına çekmem, dualar etmem ya da saklanmam yetmeyecekti. O, kapılardan geçmiyordu; O, karanlığın içinden doğuyordu.
Annem kapıyı çarpıp çıktığında, koridordaki sessizlik bir canavar gibi üzerime çöktü. O an kararımı verdim. Babamın muayenehanesindeki o 'hayal mi, gerçek mi?' testlerine girmeyecektim. Kendi kanıtımı kendim yaratacaktım.
Mutfağa gidip bir bardak su içtim, ellerimin titremesi geçmiyordu. Odama döndüm ve şifonyerin üzerinde duran telefonuma baktım. Mercek yalan söylemezdi. Eğer gece yarısı yatağımın kenarı çökecekse ve orada kimse görünmeyecekse, o zaman aklımı yitirdiğime ikna olacaktım. Ama eğer o videoda bir gölge görürsem... İşte o zaman kaçacak hiçbir yerim kalmayacaktı.
Okuldan eve dönüş yolunda, adımlarım her zamankinden daha ağır, zihnim ise bir savaş alanı gibiydi. Gökyüzü hala o gri, puslu rengini koruyordu; sanki o da benim gibi geceyi bekliyordu. Eve girdiğimde sessizlik, zehirli bir gaz gibi ciğerlerime doldu. Annem ve babam yoktu. Bu gece, bu devasa evde sadece ben ve... O vardık.
Odama çıktım. Elleri titreyen bir suçlu gibi telefonumu şifonyerin üzerindeki kitapların tutulmaması sabitlendim. Kamera tam yatağına bakıyordu. Video başlatıldım. Ekrandaki o küçük kırmızı ışık, sanki ruhumun son savunma hattı gibi yanıp sönüyordu.
Yatağa uzandım ama uyumak istemedim. Ancak benim orada, sanki bir büyülenmiştim ve hızla ağırlaştı. Göz kapaklarımın kapandığı o son yansımaları, odadaki saatin tik-tak seslerinin yavaşlayıp tamamen kesildiği duyuldu.
Ve sonra... O tanıtıcı buzdan kollar inanıldı.
Sabah gösterisinde keskin ışınla ortaya çıkıyorum. Odam her zamanki gibi ama hayattaki bir kalıntının altında yaşadığım hissi vardı. Hiç vakit kaybetmeden, neredeyse nefes bile almadan telefona atıldım. Ellerim öyle çok titriyordu ki telefon neredeyse yere düşecektim. Kaydı durdurdum ve titreyen parmağımla 'Oynat' tuşuna bastım.
Dakikalarca taklit ederim. Sadece boş bir oda ve yatakta huzursuzca kıpırdanan ben vardım. "Lütfen hayaliniz olsun" diye fısıldadım. "Lütfen sadece deli ayrılıkları kanıtla bana."
Videonun 03:14'üncü saniyesine gelindiğinde kalbi duracak gibi oldu.
Görüntüde ben vardım ama değişen sol tarafı, sanki üzerine 90 kiloluk bir ağırlık çökmüş gibi aşağı doğru bastırıldı. Ama orada kimse yoktu. Görünmez bir güç çarşafı kırıştırıyor, beni kendine doğru çekiyordu. Ben uykumda, görünür bir gövdeye ayrılmış gibi birleştirilmiş doğru eğiliyordum.
"Hayır..." diye inledim, boğazımdaki hıçkırığı bastırarak. "Bu imkansız."
Videonun sonuna yaklaşırken ekrandan anlık bir parazitlendi. Karardı. Ve tam görüntü geri geldiğinde, kameranın hemen önünde, merceğe o kadar yakın ki sanki içime bakıyormuş gibi duran bir çift göz gördü.
Zümrüt yeşili, içinde kahverengi harelerin dans ettiği o Salırlar.
Sadece bir saniye sürdü.
Ardından ekran tamamen karardı. Ama videonun son saniyelerinde, hoparlörlerinden o buz gibi fisıltı işlemleri sürüyor. Bu kez sadece zihnimde değil, her yerde yankılanıyordu:
"Kamerayı kapatmayı unutmuşsun küçüğüm. Ama babanın dolabındaki o siyah kilitli kutuyu açmayı da unutma."
Telefon parçalarının arasında kayma halının üzerine düştü. O ses... O ses sadece videodan gelmemişti. Sanki tam arkamda, kulağımın sesini fısıldamıştı. Arkadan saklanmak, o soğuk odada öylece kalakaldım.
Telefonun ekranı kararmış olsa da o zümrüt yeşili gözlerin hayali tükenmesi onun yerine sinmişti. Bakışlarımı yerden düştüğünüz yerden ayırmayı bırakın. Kulaklarımda hala o fısıltı çınlıyordu: "Babanın dolabındaki o siyah kilitli kutuyu açmayı da unutma..."
Babam... İnsanın ruhunun en karanlık dehlizlerine fener tutan o adam, kendi evinin içinde hangi iblisi saklıyordu? Bir psikiyatrist olarak tedavi mi yapıyor bu gölgeyi, yoksa o gölgenin doğmasına bizzat mı sebep oldu?
Babamın dolabı... Ve o kilitli siyah kutu.
Babamla ne derdi olabilir ki?
0 sponsors' commentsAfter each update request, the author will receive a notification!
smartphone100
→ Request update
Thank you for supporting the story! :)
Please Login first.
Reading Theme:
Font Size:
Line Spacing:
Paragraph Spacing:
Load the next issue automatically
Reset to default

