84Please respect copyright.PENANA7dgjBpHN8h(Resimde gördüğünüz Sophie Meteoglu/Valentine)
Konum: B.S.A.A. Komuta Merkezi – Karar Anı
Dev ekranlarda İzmir’in yeraltı haritaları kırmızı uyarılarla yanıp sönüyordu. Chris Redfield ve Jill Valentine, masanın iki ucunda, birbirlerine bakmadan duruyorlardı. Leon ise hologram üzerinden Washington’dan bağlanmıştı.
"Bu bir intihar görevi değil Chris," dedi Jill, sesi çelik gibi soğuk ama bir o kadar da yorgundu. "Bu bir genetik anahtar meselesi. O sığınaktaki kilit... Sadece Sophie’nin DNA’sıyla açılabilir. Onu göndermek zorundayız."
Chris yumruğunu masaya vurdu. "Çocuklarımızı o cehenneme gönderemeyiz Jill! Bizim yaşadıklarımızı yaşamalarına izin veremeyiz."
Leon’un hologramı araya girdi. "Chris, çocuklarımız çoktan o cehennemin içinde doğdular. Onları saklayarak sadece hedefe dönüştürüyoruz. Bırakalım kendi savaşlarını versinler."
Leon, Ada'nın bir gece öncesinde kendilerine gizemli bir davet bıraktığını söylemedi. İçten içe oğlunun da bunu hiç paylaşmamasını umarak sessizliğini koruyordu.
••••••••••••••••••••
Chris, hangarın köşesinde çocuklarını durdurdu. Yanında sessiz, öğretmen olan eşi yoktu; burada sadece "Komutan Redfield" vardı.
"Piers," dedi Chris, oğlunun omuzlarını sıkarak. "Sophie o kapıyı açana kadar canını ortaya koyacaksın. Onu korumak, senin en büyük görevin. Redfield'lar asla arkada kimseyi bırakmaz." CJ’e döndü ve halası Claire’in eski bıçağını ona uzattı. "CJ, fevri davranma. Ren’in aklına güven ama kendi içgüdülerini dinle. Annenize bu görevin basit bir gözlem olduğunu söyledim. Eğer burnunuz kanarsa, eve dönmemi beklemeyin."
Chris geriye doğru bir adım attı ve gözlerini kısarak çocuklarına baktı. Onlara sımsıkı sarılıp öpüp koklamak istiyordu ancak göreve giderken onları asla yumuşatmayacaktı, bu isteğini dizginledi ve çocuklarının omuzuna ellerini koyup sıkarak onlara güven vermekle yetindi.
Ren, uçağın merdivenlerinde babası Leon ile karşılaştı. Leon, oğluna doğru yürüdü ve kulağına eğildi. "Annen... muhtemelen orada olacak Ren. Eğer onu görürsen... sakın ona güvenme. O seni sever ama kendi amaçları uğruna seni piyon olarak kullanmaktan çekinmez. Adaleti elden bırakma, ama hayatta kalmak için gerekirse kuralları çiğne."
Ren hafifçe gülümsedi. "Ben her iki dünyadan da en iyisini aldım baba. Merak etme."
Leon biraz duraksadı ve sorup sormamakta ikilem yaşadığı şeyi sonunda sormaya karar verdi.
"Ren...Biz evdeyken annenden gelen o gizemli daveti, kabul etmeyeceksin değil mi?"
Ren gözlerini kıstı ve saniyeler içinde yere bakıp çok kısa düşündü ve sonra başını kaldırıp cevap verdi;
"Henüz karar vermedim baba ama ilgimi çekmiyor. Merak etme."
Konum: Kuzey Atlantik Semaları, B.S.A.A. C-130 Nakliye Uçağı
Uçağın devasa pervanelerinin yarattığı uğultu, içerideki gergin sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Kırmızı loş ışık, metal duvarlarda dans eden gölgeler yaratıyordu. Piers, uçağın ortasındaki mühimmat sandıklarından birine oturmuş, babasının ona verdiği o meşhur taktik bıçağı parmaklarının arasında çeviriyordu.
Bakışları, uçağın en karanlık köşesinde, tek başına oturan Sophie’ye kaydı. Piers, Sophie'ye derin bir sevgi besliyordu ve aralarında kuvvetli bir bağ vardı. Çocukluklarından itibaren hep bir arada oldukları için de olabilirdi bu ancak sanki daha farklı ve daha anlamlı bir nedeni vardı. Piers gözlerini her kapattığında, bulunduğu mekân fark etmeksizin, Sophie'nin yüzünü görüyordu.
Sophie, boynundaki ay-yıldızlı kolyeyi sımsıkı tutmuş, gözlerini kapatmıştı. Sanki uçağın gürültüsünü değil, babasının ona hiç söyleyemediği kelimeleri duymaya çalışıyordu.
Piers yerinden kalktı ve sarsılan gövdeye tutunarak yanına gitti. "Hey," dedi Piers, sesi motor gürültüsünü aşacak kadar vakurdu. "İyi misin? İzmir’e yaklaştıkça nabzın yükseliyor, bunu buradan bile duyabiliyorum."
Sophie gözlerini açtı. O derin kahverengi gözlerdeki hüzün, Piers’ın kalbinde bir yere dokundu. "Piers... Babam bu uçaklardan nefret ederdi," dedi Sophie, hafifçe gülümseyerek. "Annem anlatmıştı. Babam 'Gökyüzü kuşlara aittir Jill, biz toprağın insanıyız' dermiş hep. Şimdi onun toprağına, onun ölümüyle yarım kalan o karanlığa gidiyoruz. Korkmuyorum... ama kendimi bir hain gibi hissediyorum."
"Neden?" diye sordu Piers, yanına çökerken.
"Çünkü annem, Leon amca ve senin baban efsane oldular. Ama babam... o sadece bir isimdi. Ve ben o ismi temize çıkaramazsam, onun fedakarlığı sonsuza kadar o dehlizlerde çürüyecek."
Piers, elini Sophie’nin elinin üzerine koydu. Bu, aralarındaki o "yasaklı" ama kaçınılmaz çekimin ilk fiziksel temasıydı. Sophie elini çekmedi. "Yalnız değilsin. Babamın sana olan borcunu ben ödeyeceğim. Seni o dehlizlerden tek parça çıkarana kadar durmayacağım."
Uçağın arka kısmında, Ren ve CJ omuz omuza vermiş, tablet üzerinden İzmir’in yeraltı haritalarını inceliyorlardı. Ren, CJ’in kulağına doğru eğildi: "Babalarımız bu haritaları yirmi yıl önce kullanmış. Ama bak, şuradaki termal sızıntı... Bu doğal değil. Bu bir 'uyandırma' sinyali."CJ, Ren’in elini tuttu. "Ren, baban ve halam Claire arasındaki o hikayeyi biliyorsun... Her zaman birbirlerini kolladılar ama asla birlikte olamadılar. Biz onlar gibi olmayacağız, değil mi?"
Ren, CJ’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. "Onlar birer trajedi kahramanıydı CJ. Biz ise bu dünyayı yakıp yeniden kuracak olanlarız. Kimsenin bizi ayırmasına izin vermeyeceğim. Ne Chris Redfield’ın öfkesi, ne de annemin oyunları..."
Tam o sırada uçağın hoparlörlerinden pilotun sesi yükseldi: "İniş için beş dakika! İzmir, Türkiye semalarındayız. Kemerlerinizi bağlayın, hava sahası biraz... Ah...Şey...Kalabalık?"
ns216.73.216.23da2

