76Please respect copyright.PENANAPUspRWCqvT(Eklentideki resimde gördüğünüz Piers Redfield)
Redfield Malikanesi
Virginia’nın huzurlu ormanları içindeki bu ev, dışarıdan bakıldığında sıradan bir Amerikan rüyası gibiydi. Yemyeşil koca bir ormanlık alanın ortasında iki katlı ama devasa büyüklükte sanki bir country evi gibiydi. Dışarıdan huzur dolu görünen evin içinde iki farklı dünya durmadan birbirleriyle çarpışıyordu.
Mutfak, Saat 07:00:
76Please respect copyright.PENANADzHcYgo2lu
Piers, tezgahta duran mermer kesme tahtasının üzerinde bıçağını bileyliyordu. Sürt... sürt... sürt... Metalin sürtünme sesi, annesinin mutfakta hazırladığı omletin cızırtısını bastırıyordu.
"Piers," dedi annesi, arkası dönükken bile sesindeki yorgunluk hissediliyordu. "O sesi keser misin? Burası bir kışla değil. Burası bizim evimiz."
Piers durdu. Bıçağın keskinliğini baş parmağıyla kontrol etti. Babası Chris, masanın başında oturmuş, elindeki tabletten B.S.A.A. lojistik raporlarını okuyordu. Üzerinde eski bir tişört vardı ama omuzları hala bir tank kadar genişti. Chris başını kaldırmadı ama hafifçe mırıldandı: "Bıçağın açısı yanlış, Piers. On beş derece değil, yirmi dereceyle bileylemelisin."
Annesi elindeki spatulayı sertçe tezgaha bıraktı. "Chris! Çocuklara bir kez olsun 'Günaydın, bugün okulda ne yapacaksın?' diye sormayacak mısın? Piers'ın üniversite başvurularını ne zaman konuşacağız?"
O sırada ClairJunior. (CJ), merdivenlerden adeta bir fırtına gibi indi. Üzerinde halası Claire’in eski deri ceketlerinden biri vardı. Annesinin yanına gelip yanağından öptü ama gözü masadaki silah çantasındaydı. "Anne, üniversite mi? Cidden mi? Piers ve ben dün gece poligon verilerinde babamın rekorunun sadece %2 gerisindeydik. Bizim yerimiz kütüphane değil, sahadır."
Annesi dolan gözlerini gizlemek için arkasını döndü. O bir öğretmendi; hayatı çocuklara bir şeyler öğretmekle, barışı savunmakla geçmişti. Ama kocasının ve çocuklarının gözlerinde her defasında sadece "savaşın" pırıltısını görüyordu. "Benim sınıfımda çocuklar kalem tutuyor," dedi sesi titreyerek. "Sizin ellerinizde hep barut kokusu var." biraz duraksadı ve sonra bir hışımla elini alnina götürerek tutup sıkmaya başladı. "Tanrım..." dedi sakince "...bu artık katlanılamaz." diyerek devamını getirdi.
Chris ayağa kalktı, karısının omzuna elini koydu. Bu el, binlerce zombi, onlarca düşman öldürmüş, dünyayı kurtarmış bir eldi ama şimdi ise hiç yapamadığı ama yapmaya çalıştığı zoraki bir şekilde eşinin kırılan kalbini tutmaya çalışıyordu. Chris derin bir nefes aldı ve kelimeler ağzından döküldü;
"Onlar birer Redfield, Kate. Onları bir sınıfa kapatamazsın. Kanlarında huzur yok bunu biliyorsun, bunu bilerek benimle bir hayat kurdun, onların kanında da sadece görev var." Piers ve CJ birbirlerine baktılar. Annesinin o "normal hayat" özlemi, onların omuzlarındaki en büyük yüktü. Onlar annelerini seviyorlardı ama babalarının dünyasına aittiler. Piers bıçağı kınına soktu ve sessizce ekledi: "Özür dilerim anne. Ama dünya dışarıda hala yanıyor."
••••••••••••••
Kennedy Rezidansı
San Francisco’nun en lüks çatı katlarından birinde, sessizlik bir sis gibi çökmüştü. Leon S. Kennedy, deri koltuğunda oturmuş, elindeki eski bir fotoğraf karesine bakıyordu: Raccoon City, 1998. Yanında ise oğlu Ren, kum torbasına sert tekmeler savuruyordu.
Güm! Güm! Güm!
"Tekniğin annene benziyor," dedi Leon, sesi alkol ve sigaranın eskitmediği o hüzünlü tondaydı. "Daha çok çeviklik, daha az güç. Ama adalet güçle sağlanır Ren, sadece hızla değil." Ren durdu, alnındaki teri sildi. "Adalet mi?" diye sordu alayla. "Babacığım, sen otuz yıl boyunca adalet dağıttın. Ne değişti? Umbrella gitti, yerine on tane daha geldi. Sen dünyayı kurtarırken, o... o hep bir adım öndeydi."
"Annen hakkında böyle konuşma," dedi Leon sertçe.
"Hangi anne?" diye bağırdı Ren. "Doğum günümde masaya şifreli notlar bırakan kadın mı? Yoksa beni beş yaşındayken bir çatışmanın ortasında bırakıp giden gölge mi? Sen bana dürüstlüğü öğrettin ama kanımda onun yalanları dolaşıyor."
Tam o sırada, salonun ortasındaki şöminenin üzerinde duran eski bir radyo cızırtıyla çalışmaya başladı. Leon ve Ren donup kaldılar. Bu frekans sadece bir kişiye aitti. Radyodan bir melodi yükseldi; Ada Wong’un en sevdiği o eski Çin operası parçası.
Ren radyoya doğru yürüdü. Altında küçük bir çekmece açıldı ve içinden yüksek teknoloji ürünü bir veri diski çıktı. Üzerinde kırmızı bir ruj izi vardı. Leon iç çekti, elini yüzüne sürdü. "Yine başladı," dedi. "Seni yine bir yere çağırıyor. Beni dinlemeyeceğini biliyorum Ren. Ama şunu unutma: O sana kapıları açar, ama içeri girince seni kimse kurtaramaz."
Ren diski cebine attı. Babasının o yıkılmış, kahraman yorgunu haline baktı. "Belki de ben kurtarılmak istemiyorumdur baba. Belki de ben, senin hiç girmeye cesaret edemediğin o karanlıkta yürümek istiyorumdur."
••••••••••••••••••••
Valentine Konutu
Londra’nın yağmurlu bir akşamında, Jill Valentine ve kızı Sophie , karşılıklı akşam yemeği yiyorlardı. Evdeki televizyon her zamanki gibi kapalıydı, müzik yoktu. Sadece iki kadının çatal bıçak sesleri vardı.
Sophie'nin babası bir Türk operasyoncusuydu; isimsiz, sessiz ve fedakar. Sophie babasını çok fazla göremedi ve babası onunla anılar yaratamadan öldü.
"Bugün Türkçeni çalıştın mı?" diye sordu Jill. Sesi bir anne gibi değil, bir eğitmen gibiydi.
"Evet anne," dedi Sophie, başını kaldırmadan. "Milli marşı ezberledim. Bazı dizeler... çok ağır."
Jill bıçağını yavaşça tabağın kenarına bıraktı. Gözleri pencereden dışarıdaki yağmura daldı. "Baban o dizeleri çok severdi. 'Korkma!' derdi her zaman. Kendisi korksa bile bana öyle söylerdi." Sophie ilk kez annesinin gözlerinde bir yumuşama gördü. "Babam hakkında daha fazla bir şey anlatmayacak mısın? Neden öldü? Onca efsanenin arasında neden sadece o isimsiz kaldı?" diye sordu.
Jill ayağa kalktı, Sophie’nin arkasına geçti ve kızının omuzlarını tuttu. Jill’in elleri hala titriyordu; Wesker’ın deneylerinden kalan o sinirsel hasar bazen nüksediyordu. "Çünkü Sophie, gerçek kahramanlar madalya takmazlar. Onlar, sevdikleri yaşasın diye kendilerini karanlığa gömerler. Baban... Chris’i, Leon’u ve beni o sığınaktan çıkaran kişiydi. Biz efsaneyiz çünkü o yaşamamıza izin verdi."
Sophie elini boynundaki ay-yıldızlı kolyeye götürdü. "Neden Chris Redfield'a bakarken hala o acıyı çekiyorsun o zaman? Onu mu seviyorsun anne?"
Jill donup kaldı. Bir an için odadaki hava buz kesti. "Chris benim hayatım, Sophie. Ama baban... baban benim ruhumdu. Ve bazen ruhunu kaybetmiş bir bedenle yaşamak dünyanın en zor görevidir." Gözlerinin dolmaya başladığını fark ettiğin anda elinin tersiyle göz yaşlarını akmadan sildi ve derin bir nefes aldı.
Odaklanmak zorunda oldukları şey farklıydı ve kafasını toparlayıp asıl konuyu açacaktı. Jill, kızının önüne eski, yıpranmış bir dosya koydu. Üzerinde Türkçe mühürler vardı.
"Yeni bir bio terör saldırısı olacak.. Elimize geçen koordinasyonlar oldu Sophie... Bu...babanın göreviyle ilgili olabilir ve ben seni herkesten ve her şeyden çok iyi tanıyorum, bu görevi öğrenmek ve dahil olmak isteyecektin... İzmir'deki sığınakta bir şey var Soph. Sadece babanın parmak iziyle açılabilen bir kilit. Ve genetik olarak... baban sensin. Oraya gidip o kapıyı açmalısın. Bu süre içerisinde bio terör silahının ne olduğunu kimin yeniden atak yaptığını bulacağım. Sen de görevi tamamlayınca belki neden babanın isimsiz kaldığını anlarsın."
Sophie ayağa kalktı. Babasının gümüş çakmağını cebinden çıkardı ve masanın üzerine koydu. "O kapıyı açacağım anne. Ama sadece onun için değil... senin yasını bitirmek için de."
76Please respect copyright.PENANAEZV43kqlaU
76Please respect copyright.PENANAsXp15TF4vK
76Please respect copyright.PENANA5gcqRx1kQs


